BU HANDAN BİR YOLCU GEÇTİ
Gidiyorum,
gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla
yolundan Orta Anadolu'ya
Kendi
açısından bakıldığında ilk ayrılıştı bu;
anadan, yardan ,İstanbul’dan. Gurbeti gönlünde duya duya gidiyordu çok sevdiği
İstanbul’dan ayrılıyordu yokluğun, acının , tükenmişliğin anavatanı
Anadolu’ya . İstanbul onda ilk aştı ama bir yerlerden başlaması
gerekiyordu . Yurdun dört bir yanı ağlamaklıydı ve en iyi bildiği şeyi vatanı
için yapabilirdi , belki de Devlet-i Aliye’nin son edebiyat öğretmeni olarak
gittiği Anadolu’dan bir güneş gibi doğan Cumhuriyetin ilk edebiyat öğretmeni
olarak dönecekti. Nereden bilebilirdi ki ? Bu onun için büyük bir karardı ,
valizini topladı bindi kara duman çıkaran kara trene . Bu hat Sultan Abdülhmid
Han’ın İstanbul’dan kutsal topraklara giden tarihi bir hattı. Uzunca bir
yolculuktan sonra Ulukışla İstasyonu’ndan inerek bir yaylı (at arabası)
kiraladı.
“Ulukışla
İstasyonu dedim de nice analar , babalar
kara trenlere “ Kara tren sen oğlumu gördün mü ?” diye sormuş da cevap
alamamıştı. Ne acıydı trene güle oynaya bindirdikleri evlatlarını bir daha görememek , nasıl bir umuttu bu, nasıl bir
çıkmazdı ?”
Yolcu,
yola revan oladursun, geçtiği yolları , dağları, bozkırları , tarlada çalışan
yanık Anadolu insanını öyle güzel anlatmış ki şiirsel bir dille onların adeta
resmini çizmiş.O dönemin hem ruhsal hem de fiziksel bir betimlemesini yapmış.
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar
sarı... / Arkada
zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, / Sonra dönen, dönerken inleyen
tekerlekler...
İstanbul’da
doğmuş , İstanbul’u yaşamış bir insan bir yazı yolcusu için Anadolu bambaşka
bir diyar olmalıydı : sade , kuru, sarı, solgun, ağaçsız, yolsuz, bakımsız .
Yine
yolcumuzun başka bir deyişinde gurbeti damarlarına kadar nasıl yaşadığı
dikkatimizi çekiyor :
“Gurbet
ademden kara, hasret ölümden acı. / Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı ?
Yoksa Anadolu daha mı farklıydı,
gurbet miydi ona Anadolu’yu sarı,solgun, viran gösteren bilinmez. Birçok derdin
başlangıcı olmalıydı “gurbet”
yolcumuzun dilinde bir türküydü belki.
Yolcumuz uzun ve sarsıntılı
yollarda yaylının ahengine tekerlerin sesine dayanamaz içi geçer , uzanıverir ,
uyandığında karşısında bir kale gibi Niğde’yi
görür.
Bir
sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan; /
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
Karşıda
hisar gibi Niğde yükseliyordu, /
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;
Hanlar
yolcumuza ev sahipliği yapar,ana kucağı olur, tam üç gece dört gün sürer bu yolcumuz
kendisinden bir şeyler bulur. Bulduğu “ Anadolu Gerçeğidir” başka bir deyişle
kendisiyle yüzleşmedir.
Maraşlı
Şeyhoğlu ile belki de ilk karşılaşması değildir. Duvarda rastladığı şair arkadaşın yazdığı dizelerde
kendinden bir şeyler bulur . Özünün köklerini kabullenir ama İstanbul başka
Anadolu başkadır. Doğduğu şehir , oynadığı sokak, yıkandığı deniz başkadır.
Şairin
özüne doğru seyahatidir bu kıvrılan yollar.
Han
Duvarları’nın içinde bir şiir varki bütün manzumeye değer. Şiirin özüdür,
şairin bu yolculuğunun özeti
sözcüklerle çizilen resmin çerçevesidir adeta. Ve şöyle der şair bir halk
türküsü söylercesine :
On yıl var ayrıyım
Kınadağı'ndan / Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi
bağından / Huduttan hududa atılmışım ben
Maraşlı Şeyhoğlu’nun peşinden her kaldığı handa
izler bulan ve bunu bir serüvene dönüştüren şair şiiri merakla okunan bir
hikayeye çevirmeyi de başarmıştır.
Yollar uzadıkça uzuyor , yorgunluk artıyor, hanlar
art arda sıralanıyordu , yolcumuz belki de ilk kez şahit oluyordu bir günde üç
mevsimi yaşadığına . Yine akşam oluyor , handa ateş başında toplananlar ; kimi kurt masalı kimi
haydut masalı anlatıyor, ateş üzerinde
çıtırdayan çalıların akisleri duvarlarda yankılanıyor , gölgeler birbirine
karışırken şairin de yüreğinde çizgiler şu dizelere dönüşüyor :
Gönlümü çekse de yârin hayali /
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak
misali / Rüzgârın önüne katılmışım ben
Şair şiir içindeki son dörtlükte
aslanında kendiyle ilgili bilgilere yer veriyor, sanatlı söyleşi bildiğini bilmezlikten
gelişi, hani yazımızın başında bahsetmiştik ya , ilk ayrılık, gurbet onu tarifi
izahsız duygulara sürüklüyor .
Garibim namıma Kerem diyorlar /
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar /
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben
Yolcumuzun güzergahındaki hanlar birçok olaya şahitlik etmesi bakımından önemlidir , o dönemin bütün sosyo-ekonomik ,
kültürel değerlerini içinde barındırır .
İnsanımızın yüzyıllar öncesindeki hallerini onlar bilir , yıllara, yollara ,
yolculara , seyyahlara, sultanlara ev sahipliği yapmışlardır. Her sabah kimleri
gönderir , her akşam hangi hikayelere tanıklık eder
bilinmez .
Sırları da surları gibi
kendileriyle kıyamete kadar gideceğe
benzer .
Mesut YAZANEL
Yorumlar
Yorum Gönder