BEKİR ÜNVER YAZILARI (2017)
AYBÜKELER ÖLMEZ
Bir Aybüke düştü toprağa yine,
Bir sızı çöktü yüreklere yine.
Soysuzlara inat, yine başımız dimdik,
Cennete yolcu, peygambere komşu ettik.
Ye's yok, yılmak yok, yıkılmak asla yok
Bizde milyonlarca Aybükeler çok.
Ay yüzlü Aybüke toprağa düşer,
Cesur olmak, intikam almak bize düşer.
Ey irfan ordusu gelin harekete geçelim,
Aybükeler için şimdi birer and içelim.
Yakmak, yıkmak, silahla değil bizim öcümüz,
İnançtan ve ümitten gelir bizim gücümüz.
Çocuklara gençlere sahip çıkalım
Gönüllere insanlığı aşılayalım.
Aybüke ölmedi, ölmeyecek inanın,
Bu mücadele boşa gider sanmayın.
Vatan gemisi batarsa biz de batarız,
Bu kara yüzle kanlı toprağa nasıl yatarız.
Değişecekse bu milletin makus talihi,
Okuyalım satır satır şanlı tarihi.
Aybüke öğretmenim sen rahat ol,
Nöbette bizler varız emin ol.
Hainlerin yaptıkları yanlarına kâr değil
İntikamın alınacaktır, bunu böyle bil.
Bekir ÜNVER
11.06.2017
"TOPRAK ANA" ROMANI ÜZERİNE
Bekir ÜNVER
Adı gibi, "toprak" gibi, "ana" gibi doğallığın, saflığın, şefkatin ve merhametin, tevazu'un eseri. Yapmacıktan, gösterişten uzak köy hayatı, traktör, biçerdöver, orak, ırgat ne güzel anlatılmış. Yokluğun ve yoksulluğun acı yaşattığı, bir de savaşın acı üstüne acı yaşattığı köy hayatı... Mutluluğu bulan, bulmaya çalışan bir ailenin kaderin cilvesiyle yaşadığı acı olaylar. Tolgonay savaşa gönderdiği iki oğlu ve kocasını kaybeder. "Bari ben raylara kapanıp ağlayan anaların sonuncusu olsam, Allah kimseye soğuk demir rayları kucaklatmasın." diyor, tıpkı Asım'ın dedesi Mehmed Akif gibi. Bu haykırış ne acıdır. Maysalbek öğretmen olur ama, sevdası olan, sevgilisi olan mesleğine doyamadan savaş için çağrılır. Kasım da çok sevdiği Aliman'ı almıştı. Ona doyamadan, çocukları bile olmadan savaş için çağrılmış ve o da can vermişti. Bu nasıl bir acıydı. Kitabın sayfaları ilerledikçe gözyaşlarımı zor tutuyor, Allah'ım ne olur şu kitap bitsin bir an evvel diyordum, içimden.
Aliman'ın anasına sarılıp, "ikimiz de dul kaldık anaaaaa!" feryatları yüreğimi sızlattı. Acılar üst üste geliyor gözyaşlarımı tutmak mümkün olmuyordu. Aliman ve Kasım'ın bir türlü ev yapmaları nasip olmayan yere gelince Tolgonay şöyle der: "... her yaz yarım kalmış 'DUL AVRAT OTLARI' ve pazılar büyüyor." Bu sözler üzerine bıraktım gözyaşlarımı, onlar da rahatlasın ben de rahatlayayım diye. Aliman dul kalmış. Kimsesiz kalan, yıkılmış, viraneye dönmüş evlerinin yerinde "dul avrat" otları büyümüş. Bu ne müthiş bir acılı anlatış biçimi!
Yine acı bir darbe daha yüreklere. Aliman dünyaya bir can bırakıp kendisi ölüyor. Bebek doğuyor, Aliman ölüyordu. Zavallı bebek ilk çığlığıyla annesine veda ediyor. Bu da yürekleri dağlayan bir başka acı.
Artık son acı, Tolgonay kendi elleriyle Aliman'ı toprağa "Toprak Ana" sına emanet ediyor. Yeter artık Allah'ım bu acılar bitsin, diyor. Aliman ve tüm acılarını toprağa gömüyor.
Allah kimseye dayanamayacağı acı, keder, vermesin. Allah, "Toprak Ana"yı okuyana da dayanma gücü versin.
Bekir ÜNVER
19.06.2017
ÖZLÜYORUM ÖĞRETMENİM
Ne zaman “öğretmenim” desem sizi anar, sizi hatırlar ve sizi özlerim Hasan Hüseyin öğretmenim. Öğretmenliği, sevgiyi, şefkâti, her şeyden önemlisi insanlığı sizde gördüm, sizden öğrendim. Sizi hatırlamamın ve özlememin sebebi budur herhalde. Aradan uzun yıllar geçmiş, ben de bir öğretmen olmuşum ve siz benim dünyamda o kadar derin izler bırakmışsınız ki unutmak kabil değil. Hani o Ereğli’ye göç eden komşumuzun iki odalı evini okula dönüştürdüğünüz günler. Duvarlarını kireçle badanalayışınız, tahta parçalarını birleştirerek yazı tahtası haline getirişiniz. Ahır olarak kullanılan tek odalık yeri odun ve kömür yeri olarak hazırlarken kan ter içinde çalışmanız hâlâ gözümün önünde. Sınıfımızda ne kadar pano, tablo varsa hepsini bizimle birlikte âdeta desen desen, nakış nakış işleyişiniz var ya o günleri özlüyorum öğretmenim. Günümüzde o tabloların, panoların çok daha renklisi, çeşitlisi var öğretmenim. Şu da var ki, günümüzün bu tabloları, panoları çok yapmacık geliyor bana öğretmenim. Sizin bizimle mesai kavramı düşünmeden, cumartesi pazar demeden yaptığınız işlerin güzelliği bir başkaydı öğretmenim. Sizin bu işleri yaparken alnınızdan ve yanaklarınızdan süzülen damlaları izler ve kendimden geçerdim âdeta. Siz bizim hem ağabeyimiz, hem babamız hem de arkadaşımızdınız. Öğle arasında evinize gitmez, bizimle kuru ekmeği ve ham karpuzu paylaşırdınız bir duvar dibinde. Bunları o kadar samimi ve yürekten yapardınız ki çocuk hâlimizle bile bu samimiyeti hissederdik öğretmenim. Köydeki boş bir ev sizin olmuştu. Aslında bizim ev sizin eviniz, sizin eviniz de bizim evimiz olmuştu. Aramızda resmiyet, gurur ve kibir gibi kalın duvarlar yoktu öğretmenim. Saat üçten sonra evinize gitmez ertesi gün için odun kırardınız. Hani “benim kuzularım üşümesinler” derdiniz ya öğretmenim.
Bizi evinize götürürdünüz. Evinizde beni etkileyen, büyüleyen bir şeyler vardı. Koltuk takımlarınız, bilmem ne marka perdeleriniz, süslü avizeleriniz değildi beni büyüleyen öğretmenim. Zaten yoktu da bunlar. Beni etkileyen ve büyüleyen sizin şefkatiniz, merhametiniz ve insanlığınızdı öğretmenim.
Öğretmenim siz çok kaliteli, süslü ve gösterişli elbiselere de önem vermezdiniz. Şimdi anlıyorum da siz; şekille, görüntüyle, dış görünüşle uğraşmazdınız. Siz bizim iç dünyamıza inmiştiniz, bizi içten sarmış ve sevmiştiniz. İçten sevebilmek kolay değil öğretmenim. Mânâ âleminde derinleşenler ancak, yürekten ve samimi severmiş şimdi anlıyorum öğretmenim.
Günümüzde okullarımız teknolojik imkânlarla, elektronik cihazlarla donatıldı. Bunlar kesinlikle olması gereken yenilik ve gelişmeler. Ama gördük ki bu maddî terakkiyât öğrencilerimizi “iyi bir adam” olarak yetiştirmeye yetmiyormuş bunu gördüm öğretmenim. Bir şeyler eksik, bir şeyler yanlış bunun farkına vardık öğretmenim. Hep bu sorunlar sıkıntılar konuşulur oldu öğretmenler odasında. Maddeye önem verdik, mânâyı ihmâl ettik galiba öğretmenim. Ben sizi aradan geçen otuz yıla rağmen unutamıyorsam bir sebebi olmalı. Öyle zannediyorum ki siz, maddeyi mânânın kuvvetiyle şekillendirir, bizim önümüze koyardınız. Sınıfımızın damı akardı, hemen çıkar, toprak atar akıntıyı keserdiniz. İçeri girdiğinizde üstünüz başınız toz toprak, çamur içinde olurdu. Bir gün damdan indiğinizde alnınızda küçük bir çamur parçası vardı. Musa arkadaşımız “öğretmenim alnınızda leke var” deyince elinizle onu silerken “Musacığım buna leke denmez, Allah hiç silinmeyecek lekelerden korusun” demiştiniz. Bu ne büyük bir laftı öğretmenim. İnanç dolu, duygu yüklü bu sözlerinizi özlüyorum öğretmenim. İnanın bu söz sayesinde birçok arkadaşımız şimdi öğretmen, doktor, polis oldular.
Biliyor musunuz öğretmenim? Siz bizim eskimiş kara lastik ayakkabılarımıza bakmazdınız. Rengi solmuş, yırtılmış önlüğümüze takılıp kalmazdınız. Bakımsızlıktan, ilgisizlikten, belki de imkânsızlıklardan uzamış ve kirlenmiş saçlarımıza aldırmazdınız. Siz gözümüzle, kulağımızla, şeklimizle uğraşmazdınız öğretmenim.
Kaygusuz Abdal’ın “Şu Âdem dedikleri el ayakla baş değil,
Âdem mânâya derler surat ile kaş değil.”
mısralarını şimdi ben daha iyi anlıyorum sayenizde öğretmenim.
Babamın rahatsızlığından dolayı evimize ziyarete gelmiştiniz. O gece çok ağlamıştım öğretmenim. O gece benim için dönüm noktası olmuştu. Artık kararımı vermiştim: Okuyup öğretmen olacaktım. Günümüzde öğrencilerimizin ilgiye, şefkât ve merhamete çok aç ve muhtaç olduklarını görüyorum öğretmenim.
Bir gün belediye başkanı okulumuzu ziyaret etmişti. Bahçede dolaştınız bizim yanımıza gelmiştiniz. Belediye başkanı okuldan ayrılırken son olarak “hocam kravat ve gömleğiniz birbirine uymamış” sözüne “önemli değil başkanım, içimizle dışımız birbirine uysun yeter” deyişinizi özlüyorum öğretmenim.
Keşke öğretmenim, şeklimize, dış görünüşümüze önem verdiğimiz kadar iç dünyamıza da önem verseydik. Keşke maddi haz ve zevkler kadar manevi zenginlikleri de ihmal etmeseydik.
Yine de büsbütün ümitsiz ve karamsar değilim öğretmenim. Gerçek sevgiyi, şefkat ve merhameti sizde gördüm ve sizden öğrendim.
Özlüyorum öğretmenim. Çocukluğumu ve öğrenciliğimi özlüyorum. Sizin terleyerek ders işlemenizi izleyerek dalıp gitmeyi özlüyorum. Sizi çok ama çok özlüyorum öğretmenim.
Bekir ÜNVER
22.11.2011
MERHAMET
Merhamet; bizi biz yapan, insanı insan yapan en güzel değerlerden biridir. İçimizde olan, iç dünyamızda olan ve asla inkâr edemeyeceğimiz güzel bir duygu. İnsan merhamet sahibidir, insan acır, insan şefkatlidir. Zira insan, "Rahman"ın vasıflarının bir numunesini taşıyan halife-i zemindir. Bu hissiyat asla inkâr edilemez. Ne güzel bir duygudur merhamet sahibi olmak. Ne muazzam bir hakikattir merhamet. Kalbimizde taşırız, tarifinden aciz bir şekilde ve tefekküründen hayrette kalarak. Bu yüzden bu duyguya çok muhtacız. Merhamete ve merhametlilere çok muhtacız.
Günümüz dünyasında çok şey değişti. Merhametimiz de değişti, merhametliler de değişti. Bu güzel duyguyu sinelerimizde taşırken merhametli olmayı unuttuk. Merhametimizi yitirdik. Nasıl yitirdiğimizi, hangi yollarda heba ettiğimizi bile düşünemedik. Düşünmek bile istemez olduk. Elmas gibi kıymetli olan bu güzelliği çamurlar ve balçıklar uğrunda heder ettik. Benliğimizi, enaniyetimizi çok besledik. Enaniyet asrında yaşarken ben duygumuz herhalde bütün duygularımızı istila etti. Benliğimiz ve bencilliğimiz o kadar kuvvetlendi ki "biz" diyemez olduk. Bencilliğimiz uğruna bizi biz yapan değerlerimizi ve hassasiyetlerimizi kaybettik herhalde. Birbirimize acıyamaz olduk. Merhamet edemez olduk. Ölen, öldürülen bir çocuğa ya da kadına merhamet edemiyoruz bazen. Kanadı kırık bir yavruya acıyamıyoruz. Vicdanımızın sesini duyamıyoruz. Mazlum birini gördüğümüzde şefkat edemiyoruz. Zulme uğrayan bir masum ve mazlumu görünce içimiz yanmaz olmuş nedense. Beton duvarlar örmüşüz içimizde. Merhamet duygumuzun önüne geçen çok kuvvetli duvarlar inşa etmişiz. Tuğlası bencillikten, çimentosu gururdan, dekorasyonu riyadan, yalıtımı gösterişten olmuş bu duvarların. Bu duvarlar merhamet duygumuza perde olmuş.
Şekilci oluvermişiz günümüzde. Gösterişe düşkün oluvermişiz. Şeklin ve maddenin altındaki manayı hiçe saydık. Birbirimizin saçıyla, sakalıyla, bıyığıyla uğraşır oluverdik. İnsanı insan yapan o güzelim manaları düşünemedik. Etten, kemikten, kandan ve irinden olduğumuzu neden düşünemedik ki? Bu maddelerin hayvanlarda da olduğunu neden akıl edemedik? Neden bizi biz yapan değerlerin birkaçının da şefkat, merhamet ve vicdan olduğunu düşünemedik. Neden hislerimiz, heveslerimiz ve içi boş ideolojilerimiz uğruna merhamet duygumuzu körelttik. Neden şefkat ve merhamet gibi çok kıymetli hislerimizin rağmına egolarımızı, benliğimizi ve bencilliğimizi besledik ki? Şekle değer verdiğimiz kadar manaya önem veremedik. İç derinliklerimizi unuttuk.
Merhametin sınırı yoktur, bilemedik. Merhametin memleketi, rengi, dili, hemşehriciliği olmaz, bunu düşünemedik. Merhamet duygusunun bahanesi ve mazereti olmazdı, bunu önemsemedik. Merhametin sınırı, had ve hududu olmaz. İnsan ve insanlık neredeyse merhamet oradadır, orada olmalıdır. Hayallerimizin, duygularımızın sınırı yoksa merhametimizin de sınırı yoktur herhalde. Merhametin "ama" sı, "fakat" ı, "lakin" i olmaz. Zira biz, sosyal varlığız. Tek başımıza hayatımızı idame ettiremeyiz. Birbirimize mecbur ve muhtacız. Ama günümüzde "sosyallik" kavramını da değiştirdik.
Çok kalabalık olduk, ama yalnızlık çekiyoruz. Kalabalıklar içerisinde yalnız kaldık. "Sosyal yaşantı sıfır." diye, bulunduğumuz yerden şikayetçi olduk. Daha kalabalık şehirlerde bulunan devasa alışveriş merkezlerindeki alışveriş çılgınlığını "sosyal yaşantı" zannettik. Şaşaalı alışveriş merkezlerini, gösterişli kafeleri, dışı süs içi pis mekânları seçtik amma yine kendimizi yalnızlığa mahkûm ettik. Hakiki sosyalliği, sohbet ve muhabbeti sanal âlemlere feda ettik. Kalabalık dünyamızda yalnız, mutsuz ve umutsuz kaldık.
Hasılı çok değiştik dostlarım! İnsanlığımız, kardeşliğimiz ve dostluğumuz değişti. Acılar, zulümler, vicdansızlıklar çok arttı. Arif Nihat Asya'nın dediği gibi
"Bize
bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu
Ne olduysa hep bize, azar azar oldu"
Cumanın bilinen manasının yanında, toplayan, bir araya getiren manasını unuttuk, daha doğrusu hatırlayamadık herhalde. Gönüllerimizle, yüreklerimizle, şefkat ve merhametimizle bir araya toplanamadık. Gözlerimiz başka taraflara bakarken ellerimizle tokalaştık. Dilimizle konuşurken gönül dilimizle konuşamadık dostlarım! Karşılıklı oturduk ama gözlerimiz birbirine değmeden, sanal âlemleri takip ederek konuştuk. Sureten bir araya geldik lakin vicdanımızı, şefkat ve merhametimizi yanımızda getiremedik çoğu zaman.
Acılar insanlığımızı hatırlattı. Merhametsizlikler, vicdanımıza ve merhamet duygumuza dokundu. Vicdansızlıklar, silkeledi bizi. Vahşice ölümler, yüreklerimizi dağlayarak bizi kendimize getirdi. Kaderin adil, şefkatli ve merhametli eli, bu acılarla bizi tokatladı âdeta.
Çok şey değişirken, menfi yönde değiştiği kadar müspet yönde de değişti elbet. Zira güneşin doğmaya en yakın anı, gecenin en karanlık anı imiş. Bu karanlık tablolar günümüzde ne kadar artsa da bu günler, insanlık adına daha aydınlık günlerin doğum sancılarıdır diye düşünüyorum. Tohum çatlamazsa filiz vermezmiş. Ne güzel demiş gönül ehli Mevlana: "Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar; ama rengarenk gökkuşağı da yağmurdan sonra çıkar. Unutmayalım, "gelecek, ümit sahibi olanlar için vaatlerle doludur."
Bekir ÜNVER
15 Temmuz 2017
NECMETTİN ÖĞRETMEN
Şehitlerimizin arasına seni de uğurladık. Senin makamını da ismine yakışır şekilde yükseklere taşıdık Necmettin Hoca'm. Yıldızların yeri yukarıdır, makamı âli olur. Senin makamın da âli olsun, mekânın cennet olsun inşallah. Sahi Necmettin'im, o incecik sert yer yatağında yatılır mı hiç? Senin yerin o kadar basit olamaz ki! Allah seni şehitliğe layık görmüş, o yatakta yatmak sana yakışmazdı. Kaderin cilvesini bilemeyen, insan bile olamayan hainler, seni layık olduğun makamına taşımak için yine vahşiliklerini yaptılar. Bu vahşiler, seni layık olduğun makama taşırken kendi insanlıklarını o suda boğdular biliyor musun? Asıl ölen, asıl kaybolan, onların insanlığıdır.
Biliyor musun Necmettin'im, ben onlara hain bile demiyorum. Zira hain ihanet edendir. Davasına, insanlığa ihanet edene hain denir. Davası olmayanlar, insanlığını yitirmiş olanlar nasıl hain olsun ki! Bunlar olsa olsa zavallı olur. İnsanlığını kirli emellere satan zavallıdır bunlar. Bunlar, kaderin hükmünü icra eden, ama bunun bile farkında olamayan zavallılardır.
Sen, makamı levh-i mahfuzda şehitlik için ayrılmış yıldızsın. Sen, idealleri olan, bilime meraklı bir yıldızsın. Sekiz on tane öğrenci sana az değil mi Necmettin'im. İdealleri büyük, makamı yüksek olanlar, beş on tane öğrenciye değil, insanlığa ders verir Necmettin'im. Sen şimdi minber misali makamından, seni duyan milyonlarca insana, binlerce öğretmene, yüzlerce öğrenciye öğretmen oldun. İnsanlık dersi veriyorsun. O makama yükselmeseydin küçücük bir köyde seni kim duyar, kim bilirdi Necmettin'im. Çocuklarına şimdi öyle bir ödev verdin ki! Ev ödevi değil, insanlık ödevi verdin. Çocukların şimdi ömür boyu bu ödev sayesinde insanlığa, kardeşliğe, dostluk ve barışa çalışacaklar canım Hoca'm. Masum bir insan nasıl öldürülür, tertemiz hayalleri olan bir öğretmen nasıl katledilir? Ömür boyu bunu düşünerek insanlığı, kardeşliği, dostluğu ve barışı öğrenecekler Necmettin'im benim.
Necmettin'im duydum ki, baban seni inşaatlarda çalışarak okutmuş. Bana darılma ama, ben senin şehadet haberinden çok, bu habere yandım kuzum. Şehitliği herkes ister ama herkese nasip olmaz. Sen şimdi Peygamberimize komşu oldun, buna nasıl yanayım. Benim babam da inşaat ustasıydı, ben asıl buna yandım canım kardeşim. Ben seni nasıl unuturum Necmettin'im.
Baban, o güzel insan, "bir oğul kaybettim, görüyorum da şimdi binlerce oğul kazandım." diyor. Evet, binler değil milyonlarca Necmettin var şimdi. Bizler; bu vatan için, bayrak için her fedakârlığa hazırsak, senin kanın yerde kalmamıştır bilesin Necmettin Hoca'm. Binlerce öğretmen; bu vatan için, bayrak için, hak ve hakikat için senin yolundan gideceğiz.
Bir de bizi üzen ne oldu, biliyor musun kuzum? Sana sevdiğin kızı almak için hazırlık yapılıyormuş, ama nasip olmadı. Sen zaten en sevgiliye, en sevdiğine kavuştun kuzum. Allah sana rahmetiyle muamele eylesin.
Şimdi köyde baban ve annen hüzünlü Necmettin'im. "Kral"ın da mahzun mahzun evin etrafında dolanıp durur, seni ararmış Necmettin'im benim. Ruhun şad olsun.
Bekir ÜNVER- 23.07.2017

Yorumlar
Yorum Gönder