YUNUS KIZIL-YAZILARI VE ŞİİRLERİ


 

 

 

GÜNEŞ NE ZAMAN DOĞACAK?

(içindeki kahramanı arayan bir anafor……)

 

Allahu Ekber!

Zifiri karanlıkta okunan ezan sesine heyecanla doğruldum. Telaşlı ellerle kapıyı kırarcasına açıp harabeye çevrilmiş kentin sokaklarında koşarak sesin geldiği yere doğru atıldım. Her yanı yangın yerine dönmüş ve bir fırsatçı şımarıklığı ile ruhu elinden alınmış bir insana benzeyen kentin yıkıntıları arasında zamanı yırtarak sese doğru çırpınmaya devam ettim. Bu sesi duyan ya da uyanık kalmayı beceren insanlar, yüzleri ve elleri kir, pas hatta is içinde perişan bir halde sese doğru bakıyorlardı. Ben ise merak ve telaşlı adımlarla karanlık sokağı doldurmaya devam ediyordum.

Ayakkabımın dahi olup olmadığını bilmeden şehrin her taşını, soğuğunu, sıcağını, cam kırıklarını ve çakıl taşlarını hücrelerimde hissederek gücümün ve nefesimin yetip yetmeyeceğini aklıma bile getirmeden koşuyordum. Kırık dökük pencerelerin aralıklarından, harabe kentin yıkılmış binaları içinden bakan herkes, bu sesi yani; KIYAM’a daveti duyuyordu. Ama sadece duyuyordu. Hayret ifadeleri kentin meraklı insanlarının yüzlerinde çoktan yerini almış, herkesin aklına “KİM ?” sorusu düşmüştü. Anlaşılan sadece  ben değildim bu sesi duyan ama bir ben koşuyordum yıkılmış caminin minaresine doğru….

Birazdan cami yolun sonunda göründü. Cami bile bu yıkımdan nasibini almış, adeta ezbere söylenen sözleri tekrar etme yarışına girmiş ama idrak edememiş insanların ve Müslüman gibi görünme kaygısındaki  kalabalıkların yani bizzat cami cemaatinin marifeti ile yıkılmıştı. Düşünmeden sevmiş, düşünmeden ağlamış insanlar sanki düşünmeden secde ediyor gibi hıçkırıyordu devasa camii. Oysa; kendini din-i İslam’dan daha fazla sevmeyen bir kul atılmalıydı top mermilerinin önüne. Oysa dünyayı ve şöhreti kulda aramayan bir kul vazgeçmeliydi canından. Anlaşılan bu camiyi ve kenti düşman değil; sadece kendisini seven ve düzen devam ettikçe bana bir şey olmaz diyen Müslümanlar harabe haline getirmişti. Hem de her nefsin ölümü tadacağını bile bile…

Yaklaştıkça ağırlaşan bir görüntü beni bekliyordu . Cami yıkılmış, minaresinin kapısına taşlar yığılmıştı. Minarenin şerefesinde sağ eli kulağının üzerinde yanık sesiyle“Namaz uykudan daha hayırlıdır” diye diye ezan okuyan birisi vardı. Sesini duyduğum kişi bu olmalıydı.


  Minarenin kapısına örülmüş taşları kanayan ellerime aldırmadan dağıtıp, minarenin merdivenlerine çıkacak bir yer açtım. Kan ter içinde dar merdivenleri soluğum taşarak kulağımda ezan sesi ile tırmandım ve şerefeye ulaştım. Daracık yere bakındım, bakındım. Az önce duyduğum ezanı okuyan kimse yoktu. Ve ben artık sesi duyamıyordum. Bu ölü kenti uyandırmak için ezan okuduğunu duyduğum kişi yoktu. Hâlbuki tüm şehir duymuştu bu ezan sesini. Benim gibi görenlerde vardı. Ama yoktu, hiç kimse yoktu burada.

Aşağı indim. Aradığım yol başçıyı bulamamanın ızdırabı ile meraklı bakışların arasında evime doğru yöneldim. Rüzgâr terlemiş alnıma buz gibi vuruyordu. Annesinin elini tutmuş ve korkulu bakışlarla beni izleyen küçük bir çocuk, karanlıktan ve bu ölü kentten tiksinmişçesine annesine seslendi:

-Güneş ne zaman doğacak anne? Bu karanlık derdimizin sebebi mi, yoksa çaresi mi olacak?

Annesi; vatan olmayı bir toprak parçası olmaya, bayrağı bir bez parçası olmaya indirgeyen, kişilikleri ve zihinleri harabeye çeviren bir teslimiyeti ve yıkılmanın gerçek nedenini ortaya koyan bir itirafı söylemenin mahcubiyetiyle şöyle seslendi evladına:

-Gördüklerimizi söylediğimizde…

 

 

 

BİR ÜLKE BÜYÜTTÜK

 

Bir ülke büyüttük

Senden uzakta

Ve hep bahsettiğin ufka doğru…

 

Zor oldu aslında

Bir savaşta kaybetmişken nesil adına ne varsa

Tohumlarından doğar gibi

Bahar yağmurlarıyla

 

Bir ülke büyüttük

Sen Oğuz Kağan’la ,Fatih’le , Alparslan’la izlerken bizi

Kulaklarımızda Dede Korkut’un hikayeleri

Ve aklımızda Şeyh Edebali’nin nasihatleriyle

Altta yağız yer ve üstte mavi gök çökmesin diye

Bir ülke büyüttük asya topraklarından öte

 

Yalın ayak memleket çocuklarıyla

Hep koşmaya heveslendik yarınlara

Bir kere daha yanımızda mahzun akmasın daha diye Sakarya

Demirlemesin diye Marmara’nın serin sularına düşman gemileri

Tuna Nehri ağlamasın, Kocatepe hep koca kalsın

Ve bir kez daha uzanmasın diye bayrağa hainler

Kara bulutlara inat

Bir ülke büyüttük

Anadolu’nun geniş bozkırlarında

Yalın ayak memleket çocuklarıyla

Bir ülke büyüttük

Kıskanarak nazarlı bakışlarından

Uzun uzun baktık geleceğe

Aldığı her nefesi bizde aldık onunla

Büyüdük belki de onunla birlikte zamanla

Ve inan sevdik onu bizi sevdiğin kadar

Her  büyüdüğümüzde anladık

Ne kadar sevildiğimizi mavi gözlerinde

Sen ayrılmışken yanımızdan bir kasım gününde

Biz bir Cumhuriyet büyüttük

Binlerce yıllık tarihimde henüz 87 yaşında…

 

 

Yunus KIZIL  / 05-10-2012

 

 

 

 

ÜŞÜYEN ELLERİM


Her kırık düş ve acıyan her yanım,
Sokak ortasında, yalnız ben.
Ellerinde ekmek, aklında telaş
Üşüyen sokak çocukları

Alın teri, gözyaşı ve sabır,
Her ağrıyan hücrem ve anlamlı korkularım,
Bazen babasına ağlayan bir çocuk,
Ve omuzlarında yük yaşlı bir adamın..

Sen gibi aklımda aslında,

Zayıf yanlarımla üzüldüğüm her şey.
Sahiplendiğim her muhtaç yürek,
Sen gibi aklımda aslında,
Gördüğüm her hüzünlü gözde aradığım;.

Ben her yıprandığımda ve ağladığımda,
Bir de yalnızlığı severken yıldızlar gibi,
Sen bir kez daha gel aklıma..
Hesabı mahşere veresiye günahlarımı düşünürken;
Kimseyle paylaşmadığım mavi bir çehrem olacak biliyorum,
Yarenlik ederken simitçi çocuklara;
Ne olur gitme yanı başımdan.
Çiçekler içinde bile olsan


Yunus KIZIL

 

 

 

 

 MELENDİZ

 

Eski bir kentin yürünmüş kaldırımları gibi,

Kuzey yamaçlarında kar tutan soğuk evleri.

Yanan bir sobaya yakın olma telaşında,

Büyük çocukların üşüyen elleri…

 

Veda resimleri gibi kaldı aklımda Cuma günleri,

Yetişme gayretinde çantalı-çantasız insanlar.

Bir marketin küçük ve telaşlı müşterileri,

Giderken bile ardına bakılmayan bir şehir emaresi

 

Hâlbuki esen rüzgârlarına rağmen,

Anlaşılır yanları vardı kendi ikliminde kendince,

Nede olsa zifiri bir karanlığın emsalsiz gündüzü,

Yalınayak bir ihtiyarlığın tertemiz çocuk yüzü…

 

Tabi ki düşleri ve yaşanmışlıkları var bu şehrin.

Düğünleri, bayramları, alışveriş zamanları.

Huysuzluğunu kaderi yapmış yorgun bir ihtiyar,

Çiçekler açarken dahi burası garip bir sonbahar…

 

YUNUS KIZIL

ÖĞRETMEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HATIRA DEFTERİ… “11 NİSAN”

 

Adının hatıra defterimde ne işi var?

Ben seni unutmayı düşünmüyorum ki.

 

            Eğitim fakültesinin üzeri karalı sıralarına veda etmenin zamanı gelmişti. Kentin dar sokaklarını artık bizim sesimiz doldurmayacak, kredi ve yurtlar yokuşunda yorulmayacaktık. Bir otobüs yorgunluğu ile başlayan yolculuk birkaç gün sonra tamda başladığı yerde, yani şehrin otogarında son bulacaktı. Ardımızda kalan, duvarda yazılmış bir yazımız ve gençliğimizi ele vermişliğin ağır faturası. Hepsi bu… İki kelime. İşte geldik, işte gidiyoruz…

 

            Bir hesaplaşmanın mağlubiyeti gibi mahcup sözlerle geçiyordu artık sohbetlerimiz. Aklımızda kalmasın ve bunu da yüz yüze iken söyleyeyim dediğimiz meğer ne kadar cümlelerimiz varmış. Meğer ne sözcükler biriktirmişiz birbirimize arkadaşlıktan yana. Meğer sayfaları yıllar sonra açılacak bir yıllığın satırlarına ne gizli hayatlar yerleştirmişiz.

           

İşte bu duygularla veda etmenin anlatılmaz sıkıcılığı sarmıştı hepimizi. İşi gücü olup da son günleri okulda beklemeyenler de vardı ama ben dersin olmadığı günlerde bile okuldaydım artık. Çünkü benim hesaplaşmam daha ağır olacaktı bu ihtiyar kentin sokaklarıyla. Sonucu belli bir duruşmanın son anda gelen sürpriz tanığı gibi bekliyordum yaşanacakları. Belki diyordum, belki kim bilir… Ama olmadı, belki de yüz yüze olması gereken son hesaplaşma istasyon caddesinde ardına bakmadan giden bir otomobilin peşinde takılı kaldı… Aklı ardında ama ardına bakmadan gidilen bir yolculukta belki de…

Tüm bu yaşananlar birkaç kişinin bildiği ve asla bir hatıra defterinin sayfalarına yazılamayacak çelişkilerdi. Bu yüzden bu davanın temyizini saklı tutmak kaydıyla, zaman aşımına uğramayan duygularla yeniden görülecek şerhiyle kaldırması gerekiyordu. Nereye giderse gitsin kendi içinde hüküm giymiş bir mahkûm olarak kimsenin görmediği ağır prangalarla yürünecek bir hayatı göze alarak. İnfazını kendisi gereçleştirmiş ama hâkiminin haberi olmayan ve sürekli bir biçimde mahkeme koridorlarında ismi herhangi bir isim gibi okunacak bir hayatı göze alarak. Kaybolmuş, yitik ve sitem dolu bir hayata adeta sımsıkı sarılarak…

 

Kaybettiğin bir hayatı hiç ilgisi olamayan bir yerde aramaya çalışsan dahi bir yolculuk başlamak zorundaydı. Devam edip giden yaşamın kıyısında sürekli duramazdın. Bu olsa olsa zamanın sana garip bir oyunu olabilirdi. Sen dursan bile zaman durmazdı nasılsa. Gitmem gerekiyordu bu nedenle. Beklediğim yerde kimse de kalmamıştı zaten. Gitmem gerekiyordu az sonra neden bu kentten bu kadar çelişkili ayrıldığını bilmeyen bir peron görevlisinden alacağım otobüs bileti ile.

 

Yüreğimin bir parçasını istasyon caddesinde, arkasına bakmadan giden bir otomobili son gördüğüm yere bırakarak gitmem gerekiyordu. Bir yanımı hep o caddede bıraktığımı, bundan sonra hep eksik yaşayacağımı bile bile ve belki de en önemlisi kendimi terk ederek gitmen gerekiyordu.

                                                                      

                                                                                              Yunus KIZIL, Hatıra defterine yazılmayan bu sessiz çığlığı yüksek bir tonda söylemem gerekiyordu belki de…dedi.

 

 

 

 

 

BİZ BÖYLE KAVİLLEŞMEMİŞTİK….

 

Biz böyle kavilleşmemiştik….

Halbuki böyle söz vermemiştik birbirimize, bize anlatılan destansı hatıraları dinlerken hepimizin içinden “bende” diyesi geçiyordu. Bende diyesi geliyordu hepimizin, cesaret, feragat ve fedakarlık anlamında her ne varsa aklımızdan geçen. Biz bambaşka alemlerin içindeyiz diyebiliyorduk gözlerimize bakarken. Bu alem ki alemler içinde iken…

Biz böyle sözleşmemiştik oysa;

Ne düşleri vardı sevdalı yüreklerimizin. Ne aşılmaz kaleleri aşmıştı zihnimizdeki Ulubatlı Hasanlar.. Koşar adım giderken kutlu dileğe, aslında hep zifiri karanlıklarlaydı savaşımız. Yarın bizim için olmasa da derken, hep büyük bir yarın derdik. Büyük bir yarın bekliyor, büyük sevdalarımızı…

 

Biz böyle dememiştik aslında;

Ne aklımızda dünya adına bir ikbal kaygısı, ne de ikbal adına kaygı taşıyanlarla savaş tasası. Biz böyle tasalara da sahip değildik aslında. Nefsimizi meşrulaştırmanın gayreti yoktu ağlarken  Coğrafya ve Coğrafyada zulüm varsa tarih yazmanın tam zamanı diyorken yüreğimiz. “Diğer gamlık olsun olacaksa namımız, kalmasın isterse bu dünyada şanımız” diyordu zihnimiz.

            Biz böyle konuşmuyorduk oysa;

Hukukumuz karındaşlıktan öte diyenlerin tebessümlü gözlerinde büyürdü ideallerimiz. Her ideal büyütülürdü kime ait olursa olsun, hepimizin yüreğinde. Nasıl olsa bizimdi yapılan her şey. Nasıl olsa bizimdi bu ülkeye ait her güzel gelecek. Kıskançlık henüz ekilmemişti gönlümüzün kıraç topraklarına. Ağustos ayında oruç tutan dudakların kurluğu gibiydi çünkü iklimimiz. Bu yüzden ekilse de büyümezdi nasılsa sevdadan yanan kurak topraklarda.

Biz böyle susmamıştık birbirimize bakarken,

Ne unutulan, ne de her hatırlandığında utanılan hatırlarımız yoktu. Değişmenin, yaşlanmaktan başka bir anlamı yoktu bizim için. Eskimeyen bir sevdanın eskileri değildi, bildik tanıdık insanlar. İnsanlar değildi bizi esmeyen sevdalara atanlar. Henüz yalan bulaşmamıştı gözlerimize. Bizim birbirimizden kaçırdığımız gözlerimizde yoktu bu yüzden.

Biz böyle kavilleşmemiştik…

Allah rızası için sevip, yine onun rızası için nefret etmek varken, duygularımıza ölçü aramaya ne gerek vardı?  Coğrafya kan ağlarken sızlanmanın gereksizliği gibi. Coğrafya zulüm altındaysa tarih yazmanın tam zamanı değil miydi kavlimiz. Şimdi yazmanın tam zamanı…

 

Yunus KIZIL, yüreğinden kopanları paylaştı.

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MİLLİ BİR EĞİTİM İÇİN- ÜMİT SİVRİKAYA

BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KARŞILARKEN

ERHAN EROĞLU YAZILARI (2012-2016)