MUSTAFA METLİ ŞİİRLERİ (2012-2017)

 

 


 

 

 

 

 

 

 

HENÜZ

 

Kısa bir sonbahar gününde tutulurken sana

Nerden bileyim aşklarında kısaldığını

Batarken ufukta bir akşam güneşi

Arabesk hüzünler dolaşıyor yollarında

Her yer kızıla keserken, kesilirken sesler

Sen büyüyorsun içimde

 

Üşünecek zamanlar başlamamışken henüz

Yeni bir tiryaki hevesinde

Seni doldurmak ciğerime

Gayretim seni doldurmak içime

Yarım yamalak, yamalı gönlüme

 

Mustafa METLİ,"Gayretim seni doldurmak içime" dedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN GİDİNCE

 

İnsanı yıkan, yaşadıkları değil;

Yaşayamadıklarıymış sen gidince anladım.

Sen gidince anladım:

Daha en güzel sözlerimi söylememişim.

Doya doya yaşamamış, yaşatamamışım.

Hep eksik, hep yarım, hep…

Bitmemiş aldığım kitaplar, okumamışım çoğunu

Seyredilmemiş filmler, dinlenmemiş arşivler…

 

Eksik yaşamışız, hep eksik; sen gidince anladım.

Sen gidince anladım:

Yemeğe tat veren tuz değilmiş

Evimi aydınlatan, içimi ısıtan şey

Senmişsin meğer, anladım!

Anladım, iş işten geçtikten sonra

Paralasam kendimi ne fayda?

Her şey boş, her şey, hep…

 

Anladım evet

Ağladım, hem de çok

Bunlar dilimden dökülenler sadece.

Yürekte kalan ise tıpkı yaşadığımız hayat gibi

Hep eksik, hep yarım ve boş…

 

Mustafa METLİ, "Her şey boş her şey eksik, sen gidince anladım" dedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YALNIZLIĞIM

 

Tüm sesler kesilince

El ayak çekilirken sokaklardan

Başlar benim yalnızlığım.

 

Sarar etrafımı,

Doldurur senden kalma yetim boşlukları

Gecenin en koyu karanlığı gibi

Her yerdedir yalnızlığım.

 

O gelince kimsecikler konuşmaz.

Ve konuşturmaz beni de

Çeker tüm perdeleri

Yorgan olur örter üstümü

Çok üşütür, çok üşütür beni yalnızlığım.

 

Hayallerimi, umutlarımı ve heveslerimi

Bir bir getirir aklıma

Düşündürür beni durmadan yalnızlığım.

 

Kelepçeler takar ellerime, prangalara vurur

Atar en kör zindanlara, işkence eder

Başımda bekler, gitmez benim yalnızlığım.

 

Nefes gibi, can gibi

Damarımda dolaşan kandır o.

Her yerdedir ve aslında hiçbir yerde

Vardır o bilirim

Delirtir beni, kimselere görünmez yalnızlığım.

 

Varıp gitmez kovsam bile

Kapıdan çıksa bacadan girer.

Yüzsüzdür, sadıktır yalnızlığım.

 

Mustafa METLİ, yalnızlığa dem vurdu.

EVVEL KENDİNE ÖNCE KENDİNE

İnsanın kâmili olmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

Aşkın deryasında yüzmek istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Uçmaklara her dem varmak istersen

Havzın Kevser’inden içmek istersen

Yolun Sırat’ından geçmek istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Hakk zât-ı cemâlin görmek istersen

İlahi rızâyı almak istersen

Halk gözünde hoşnut olmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Ferhat gibi dağlar yarmak istersen

Mecnun gibi çöller geçmek istersen

Kerem gibi aşkla yanmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Hakk yolunda âşık olmak istersen

Serden geçip canın vermek istersen

İlahi menzile varmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Mustafa METLİ

01/05/2012-05.20

 

 

 

 

 

 

 

GİDİYORUM

Ayrılık tuttu ellerimden benim
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Vakitsiz gelse de gidişim benim
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...

Çıkmam yollarına, bekleme beni
Gelmem kollarına, yoklama beni
Girmem yüreğine, saklama beni
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...

Unutursun elbet, unutmam deme
Senden başkasını sevemem deme
Tek başıma yalnız kalamam deme
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...

Arkamdan ağlayıp intizar etme
Üzüp de kendini perişan etme
Her yerde arayıp kolaçan etme
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...

Ayrılmak bizim kaderimizde var
Bu son her sevenin yazısında var
Bir Fatiha oku mezarıma var
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...

Mustafa METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKÇA

 

Hem kaleci hem oyuncu sevdalar yaşanırdı o devirlerde

Üç korner bir penaltı ederdi

Ofsayta düşülmezdi hiç kalenin önünde beklense de

Taş üstü giden aşklar gol değeri taşırdı

 

Kaleden kaleye gol olmazdı

Kafana esip gidilemezdi sevdalardan

Herkes kuralına uyardı oyunun

Kimse kırmızı kart görmezdi

Zaten kimsenin bir kartı da yoktu gösterecek

Çocukça davranırdık ama çocuk gibi davranmazdık

 

Saklambaç oynarken bütün ebeler bakardı göz ucuyla

Ama kimse hemen gelip bulmazdı seni

Etik davranılırdı ahlaksızca bir ahlakla

Şimdi o ahlakı bulana aşk olsun

 

Çok bilmişle hiç bilmiş makamındaydık

O zamanlar birkaç mızıkçı, oyunbozan vardı

Bugün herkes o gruba dahil, başları da sen!

 

Renkli bilyeler çarptığında biri diğerine

Ötekini fırlatır uzağa atardı

Tıpkı hayat gibi

Ütülenler çeşitli mazeretlere sığınırdı

Ama sonuç değişmezdi

Acı gerçekler görülmeye o zaman başlandı

 

O zamanlarda arılı silgiler vardı ve çok güzel kokardı

Bugün hiçbir şey kokmuyor öyle

Hafta sonu çizgi film izleme arzum gibiydin

Şimdiyse hayat, Pazar Konseri gibi sıkıcı

 

Koştursak sen o yana ben bu yana

Kan ter içinde kalsak

Dışımız kirlense

Ama içimiz hep temiz kalsa

 

 

Mustafa METLİ-06/05/2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOR

 

Ne kadar bekledim bir bilsen seni

Bekleme, haydi sen de yıllara sor

Giydim demir çarık aradım seni

İnanmazsan şu tozan yollara sor

 

Defalarca öldüm senin uğrunda

Musallaya, mezara, sallara sor

Kokun umdum seherlerde, tanlarda

İnanmazsan şu esen yellere sor

 

Koklamadım, bakmadım bir çiçeğe

Laleye, menekşeye, güllere sor

Sensiz bir damla düşmedi gönlüme

İnanmazsan şu kuru dallara sor

 

Yokluğunda çalamadım sazımı

Bağlamaya, mızraba, tellere sor

Gözyaşlarım doldurdu ırmakları

İnanmazsan şu coşan sellere sor

 

Kalmadı ki söylenecek hiçbir söz

Lügate, şiirlere, dillere sor

Bırakmadım, baktırmadık kem bir göz

İnanmazsan şu açan fallara sor

 

Bir gün olsun uyumadı gözlerim

Yastığa, yataklara, çullara sor

Neler geldi neler, başıma benim

İnanmazsan şu zalim kullara sor

 

 

12/05/2012

Mustafa METLİ

 

SEN GÜZEL

 

Aşkın benden içeri

Her dem vurur hançeri

Yok canımın neferi

Vuramazsın sen güzel

 

Gör ki her an yanarım

Işık vermez fenerim

Hayat denen çınarım

Kıramazsın sen güzel

 

Mecnun bilmez sırrını

Ferhat yarmaz bendini

Aşk denen bu düğümü

Çözemezsin sen güzel

 

Varmak için pervane

Arar durur bir çare

Ateş denen kor hare

Yanamazsın sen güzel

Mustafa METLİ 12/05/2012

 

verme bana sevgini

 

cebim delik, taşıyamam

verme bana sevgini

pabuçlarım yırtık, sökük

koşamam, koşuşturamam

verme bana sevgini

zayıfım gücüm yok

kırar dökerim

düşürürüm çamurlara

kirlenir, toz olur

verme bana sevgini

mendilim yok

ağlatırım, silemem

verme bana sevgini

giderim, gelmem

gelemem bekletirim

verme bana sevgini

inat etme ne olur

tanımazsın sen beni

vefasız olurum

âh edersin

âhın tutar

tutamam ellerinden

verme bana sevgini

anla ne olur...

git!

verme sevgini

taşıyamam, kaybederim

üzülürsün

üzülürüm...

mustafa metli

 

 

 

 

TAZE BİTTİ

 

O sizin dediğiniz sevda taze bitti

Bulunmaz bu saatte

Kapattık kalplerimizin kepengini

Kusura bakmayın açamıyoruz

Sonra buralar yol oluyor kardeşim

Her geçen bi uğruyor…

 

O sizin dediğiniz sevda taze bitti

Bulamazsınız bir daha

Üretmiyoruz artık özel yapmıştık

Bilemediniz değerini

İstemeyin boşuna tadı kaçtı

Artık yenmiyor…

 

O sizin dediğiniz sevda taze bitti

Ve bize ayrılan sürenin sonuna geldik

Tekrarımız yok üzgünüz

Israrcı olmayalım lütfen!

Şu kalbin önünü bi açar mıyız?

Kırıkları süpüreceğiz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DELİCE

 

Ben korkarım yüksekten

Hep atlamak gelir içimden

Girdap olur içine çeker korkular

Kenarlarda gezemem

İçimden hep atlamak gelir

 

Ben korkarım yüksekten

Atlayıvermekten korkarım en çok

Bitsin diye bu korku

Atlamak gelir içimden hep

Ve yaklaşamam kenarlara

İçimden hep atlamak gelir

 

Ben korkarım yüksekten

Düşüp yok olmak gelir aklıma

Çarpsam ne olur yere?

Ve atlamak gelir içimden

Korkarım yaklaşamam kenarlara

İçimden hep atlamak gelir

 

Ben korkarım yüksekten

Çarparken yere acı duyar mıyım?

Ve kaybolur mu korkular?

Gölgeme yapışınca karanlık olur muyum?

Tutunabilir miyim gölgeme?

Onun için yaklaşmam

Yaklaşmam hep uzak dururum

Delice değil mi?

İçimden hep atlamak gelir

 

 

Mustafa METLİ

 

BEN HER ŞEYİ AŞK ANLADIM

 

Aşkımı büyük tuttum

Seneye de seversin diye

Ama sana olmadı

Sen hep ökçesine bastın

 

Aşkımı büyük tuttum

Rahat rahat yaşayalım diye

Sana dar geldi

Aşkımıza sığamadın

 

Aşkımı büyük tuttum

İkimizi de doyursun diye

"Tadı tuzu yok" dedin

Çöpe gitti güzelim aşk

 

Aşkımı büyük tuttum

Şampiyon biz olalım diye

Renklerini beğenmedin

Rakip aşkı destekledin

 

Bu aşk ne tuttuysa ödeyeyim istedim

Sana aşk masrafı olmasın diye

Hayret ona itiraz etmedin!

Hep ben ödedim aşkın hesabını

 

"Bir aşk tut kendine, boş gezme" demiştin

Çalıştığım aşkları beğenmedin

Anlamıyorum ki neden böyle yapıyorsun? Ne diye?

Yoksa ben her şeyi aşk mı anladım?

 

 

 

 

 

KUŞ GÖZÜ

Kuş gözünde özgür

Yılan zehrinde tutsak

Hayat yollarda kalır

Kahır en ağır küfür

 

Ne giden geri gelecek

Ne gelecekten haber var

Her şeyden bî-haber

Yolda giden karartı

 

Uzun kış geceleri

Gelmek bilmeyen uykular

Sersefil bir gamsız

Cama vuran ay ışığı

 

Çaresiz bir bekleyiş

Bekleyişte yoruluş

Bahar olmuş güz olmuş

Açılmayan umutlar

 

Âna saplanan bir zaman

Kucağında oyuncak

Pili bitmiş hayatın

Sonu gelmez varlığı

 

Kuş gözünde özgür

Ne giden geri gelecek

Uzun kış geceleri

Çaresiz bir bekleyiş

Âna saplanan bir zaman

Sonunu bilmeyen bir insan

 

Mustafa METLİ

 

 

SENİ BULMAK...

 

Gurbetten sılâya gider gibi koşmak,

Seni bulmak...

Karanlıktan nura doğmak,

Seni bulmak...

 

Yolunu yitirmişin menzile varması

Çölde suya kanmak gibi,

Seni bulmak...

 

Bilmediğin suâli hatırlamak gibi

Fakirin, evine ekmek alması gibi

Amansız dertlerden kurtulmak,

Seni bulmak...

 

Bitmeyen kâbustan uyanmak

Ana kucağında bebek

Baba ocağında çocuk olmak

Seni bulmak...

 

Kafesten kaçıp havalanmak gibi

Ağaç gölgesine sığınmak

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak,

Seni bulmak...

 

Kimsesizliğinde kimsen olması

Hâtırı sorulmayan ihtiyarken

Elinin öpülmesi gibi

Cennette olmak gibi

Seni bulmak...

 

Yoklukta var olmak

Varlıkta boğulmak

Seni bulmak...

Seni bulmak...

 

 

HASTANE ODALARINDA

 

Zaman, durmuş dinleniyor

Hastane odalarında

Kiminin oğlu olmuş

Kiminin kızı kızanı

Kiminin anası ölmüş

Basmış feryâdı figânı

 

Yelkovanı akrep sokmuş

Akrep ise mengenede

İlerlemiyor zaman

Hastane odalarında

 

Kimimiz hasta olmuş

Şifa bekliyor

Kimimiz hastayı

Rahatsız sadece hasta değildir

Hastane odalarında

 

Uzaktan bir siren başlıyor çalmaya

Giderek yaklaşıyor sesi

Çığlığı can yakıyor

Duyan kulaklarda.

 

Beyinde bir uğultu

Yürekte bir sıkkınlık başlıyor

Sesler duyuluyor

Hastane odalarında

 

İlaç, serum, alkol kokusuna

Kolonya, portakal, elma

Kokuları karışıyor

Hastane odalarında

 

Herkeste bir aciliyet

Damar yolu, hayat yolu

Yüzlerde ise asabiyet

Bazen sevinçle sarmaş dolaş bir bekleyiş

Duygular karışıyor

Hastane odalarında

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EVVEL KENDİNE ÖNCE KENDİNE

 

İnsanın kâmili olmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

Aşkın deryasında yüzmek istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Uçmaklara her dem varmak istersen

Havzın Kevser’inden içmek istersen

Yolun Sırat’ından geçmek istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Hakk zât-ı cemâlin görmek istersen

İlahi rızâyı almak istersen

Halk gözünde hoşnut olmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Ferhat gibi dağlar yarmak istersen

Mecnun gibi çöller geçmek istersen

Kerem gibi aşkla yanmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Hakk yolunda âşık olmak istersen

Serden geçip canın vermek istersen

İlahi menzile varmak istersen

Evvel kendine bak önce kendine

 

Mustafa METLİ

01/05/2012-05.20

 

 

 

 

 

 

 

HAMAL MEHMET EFENDİ

“Hamal Mehmet Efendi”
Herkes onu böyle çağırır.
Fakir mi?
Hem de nasıl…
İzbe bir gecekonduda yaşar.
Yaşamak denilir mi buna?
Denmese de yaşar işte…
Dilinde hep “şükür” vardır.
“Şükür, buna da şükür…”

Babası çocukken ölmüştür.
Gördüyse de hatırlamaz.
Anası ise yaşlı hem de yatalak.
Karısı da ölmüştür birkaç sene önce…
Üçüncü kızını daha bebekken
“Ayrılık hediyesi” olarak bırakmıştır
Hamal Mehmet Efendi’ye
Evet, “Hamal Mehmet Efendi’ye”
Çünkü herkes onu böyle çağırır.

Zayıftır, çelimsizdir
Hamal Mehmet Efendi…
Nasılsa güçlüdür fakat hem de azimli.
“Ya Allah” deyince
Dünyayı sökecek sanırsınız yerinden.
O hep “Ya Allah” der.
O’na dayanır, O’ndan medet alır.

Yüzündeki çizgiler derindir.
Hamal Mehmet Efendi’nin.
Hayat yüzünde derin derin açmıştır çizgilerini…
Yaşı daha kırk dokuz
Elli bile değil…
Gören yetmişlik sanır
Hamal Mehmet Efendi’yi

Patron bağırınca hamallara
İlk o gider.
Hem de koşarak,
Hem de uçarak...
Nasıl koşmasın?
Sonunda ekmek var,
Sonunda hayat var…
Hayat denir mi buna?
O, hep “şükür” der.
“Çok şükür, buna da şükür…”


“Senin mi ulan sanki taşıdıkların?
Biraz yavaş taşı” der arkadaşları
Evet onun.
Bütün yükler onun.
Hayat kocaman bir yük ve bütün yükler onun.
Taşınır mı bunca yük?

Geceleri sızlar kemikleri.
Nasırlı elleri hem kaskatı kesilir.
Sabaha kalkamayacağım sanır.
Evdekileri düşünür, aç boğazları düşünür.
Düşünür hem de ağlar.
Ağlar Mehmet Efendi.
Pardon, “Hamal Mehmet Efendi”
Çünkü herkes onu böyle çağırır.

MUSTAFA METLİ- SEYDİŞEHİR

 

 

 

 

NEREYE?

 

Nereye gidiyorsun ey sevgili?

O yolun sonu ayrılığa çıkar.

Gitme! Allah'ın aşkına dön geri.

Gözyaşım sel olur, setleri yıkar.

 

Nereye gidiyorsun ey sevgili?

Kalbinde beni de götüreceksin

Kaçabilecek misin sanki benden?

Sevdam, ateş olur; külleri yakar.

 

Nereye gidiyorsun ey sevgili?

Unutacak mısın gittiğin yerde?

Azıcık için sızlamayacak mı?

Yüzüm, şimşek olur; gözünde parlar.

 

Nereye gidiyorsun ey sevgili?

Gitmekte bu kardar ısrarlı mısın?

Tamam olur git. Haydi git. Git ama...

Gitmeden içimdeki seni çıkar!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OĞUL

 

Sen uçup gittin şimdi cennete

 

En yüksek mertebeye erişip

 

Bizse burada sensiz,

 

Kimsesiz kaldık oğul!

 

 

Şehitlik ki peygamberlikten sonra gelen

 

Şehitlik ki peygamberler bile ölürken

 

Sen asla ölmeyen

 

Mertebedesin oğul!

 

 

Allah emrederken,

 

“Ölü” dememizi yasaklarken

 

Söyle, söyle kim sana

 

“Öldü” diyebilir oğul!

 

 

Bu vatan, bu bayrak, bu millet uğruna

 

Bedenin girse de kefensiz toprağa

 

Nimetlerin en yücesinde

 

Rızıklandırılıyorsun oğul!

 

 

Sen gidince yetimler bıraktın ardında

 

Ağlayan bir eş, dost, ana-baba

 

Şimdi en kutsal sancağın altında

 

Beklemedesin oğul!

 

Ne kadar ağlasak sönmez bu yangın

 

Dışımız yaşasa da içimiz baygın

 

Tüm milletin gönlünde

 

Özlenmedesin oğul!

 

 

Seni vuran katil niye vurdu, bilir mi?

 

İmansız itlere “leş”ten öte bir şey denilir mi?

 

Susuz, imansız gitti leşler ne sanıyorsun?

 

Sen şimdi Kevser’ e kanıyorsun oğul!

 

 

Her nefis ölümü tadıcı biliriz de

 

Sen ŞEHİT oldun görürüz de

Senle giden arkadaşın beşten az ise

Haber yerine bile konulmuyorsun be oğul!

Not: Edebi kaygı güdülmeden yazılmıştır.

 

 

DEĞİL!

Sözlerle konuşmalı insan 
Sözcüklerle değil!


Toplarla olmalı savaş
Boncuklarla değil!

Eğer edilecekse

Kavga mertle edilmeliKancıklarla değil!


Ummanlarda boğulmalı adamGidip de
Gölcüklerde değil!


Sahralarda kaybolmalı

Âşık olan
Kumcuklarda değil!


Ve…Ve varacaksa yol
O’na varmalı
Kulcuklara değil!


Mustafa METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NE VEDALAR BİTER NE MERHABALAR

 

Ne vedalar biter ne merhabalar

Her şey burada bitti zannetme!

Zaman birini bitirir, başlatır diğerini

Ne vedalar biter, ne merhabalar…

 

Ölürken bir dede son nefesinde

Yeni doğan torununu sevme hevesinde

Bebek de öğrenir bir gün

Ne vedalar biter ne merhabalar…

 

Ölü duran tohum hayata gebe

“Yeşerdim” sanan yaprak solmaya aday

Bu devran böyle peşpeşe her şey

Ne vedalar biter ne merhabalar…

 

Hangisi önce ölüm mü doğum mu?

Hangi sırada yaşanır hayat?

Ayrılık tanışmaya dâhil mi?

Ne vedalar biter ne merhabalar…

 

Doğduysan öleceksin bu kaçınılmaz

Yeter ki bunu bir son görme!

Asıl şimdi işliyor saat

Ne vedalar biter ne merhabalar…

 

Zor iştir bu, anlaşılmaz bir durum

Herkes getirir kendince bir yorum

Belirlenmez varlık çemberinde konum

Ne vedalar biter ne merhabalar…

 

Mustafa METLİ, "veda zor ve anlaşılmaz bir durumdur " dedi.

 

 

 

GURBET TÜRKÜSÜ

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Sarılıp ağlaşalım

Ayrılıp ağlaşalım

Akşam oldu dost bulamadık diyelim

Yatacak yerimiz de vefalı yârimiz de yok diyelim

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Oturup ağlaşalım

İstanbul’u mesken mi tuttun diye başla söze

Bir şey söylemeden kalalım öylece

Sonra bir küfür bir küfür daha…

Kalalım öylece

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Hıçkırıp ağlaşalım

Gurbeti ben mi yarattım de

Bilinmezlikler içinde savrulalım

Ah bu gurbet zalım gurbet

Ağlatırsın adamı diyelim

Ağlayalım böylece

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Dövünelim ağlaşalım

Hastane önündeki incir ağaçlarından

Ölüsü kaybolmuş garibanlardan dem vuralım

Sılayı özleyip

Düşünelim öylece

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Turna kanadında yârin hayalini

Kara tren düdüğünde

Sevgilinin soluğunu duyalım

Bir gurbet türküsü tuttur da

Doya doya, kana kana ağlaşalım

Ağlaşalım ağlaşalım…

Bir gurbet türküsü tuttur dostum

Sinemizi döve döve ağlaşalım…

 

Bir gurbet türküsü tuttur

Gurbet elde bir hal geldi başıma de mesela

Mevla’m Kerimdir diyeyim ben de

Teselli vere vere ağlaşalım

İçimizi çeke çeke ağlaşalım

Bir gurbet türküsü tuttur dostum

Bir gurbet türküsü tuttur
MUSTAFA METLİ

 

TEKRAR TEKRAR

Tekrar, tekrar içinde seni tekrar eder dilim

Dilim dilim incelir

Tesbih tesbih seni anar

Tekrar tekrar…

Tekrar tekrar…

Azar azar …

Azar yaralarım.

Tekrar tekrar sökün eder gözyaşlarım.

Teker teker çileler

Sıra sıra sıralara dizilir

Yavaş yavaş geçse de zaman

Zaman zaman hızlanır

Hızlı hızlı biter ömür

Çift çift nöbet tutar acılar

Acı acı çığlıklar uçuşur

İçin için ağlamaklı

Senin için içim sızlar

Sızım sızım

Ve sızar kanım

Ben seni anbean anarım

Tekrar tekrar…

Tekrar tekrar…

 

KALDIR BİZİ ALLAH’IM!

 

Senden yine sana, yalnız sana sığınırız Allah’ım

Gidecek, çalınacak bir kapımız yoktur Allah’ım

Günahlarımız misli misli hatalarımız sayısız

Ama biliriz ki affedecek tek sensin Allah’ım

Senin rahmetin engin denizlerden de geniş

Bir bardak su çıksa eksilir mi deniz?

Biz bize zulmederiz sen bize zulmetme Allah’ım

İnsanız, azgınız, nankörüz, tembeliz…

Şükürsüzüz, sabırsızız, doyumsuz…

Senden uzak düştü kalplerimiz

Boşluğu heva-heves, dünya, mal-mülk

Doldurmadan sadece senin aşkın doldursun.

Sen varsan; dert yok, keder yok, zor yok

Yokluklar içinde bırakma bizi

Sen yardımcı olarak yetersin bize

Biz uymadık emirlerine zelil olduk, rezil olduk

Kâfirlerin her türlüsü, her yerden üstümüze gelmekte…

Yere düştü yüzümüz turab olduk, toz olduk

Sarılmadık ipine en kör kuyulara uçtuk

Bu karanlık uykumuzdan, bu gafletten

Ölü toprağımızı silkele üzerimizden

Karabasan hareketsizliğimize bir son ver!

Önce bize iman, önce iman, sağlam bir iman ver Allah’ım

Kılı kıpırdamazlardan eyleme, neme lazımcı etme!

Biz kardeştik, biz bir vücuttuk hani?

Kalp ağrırken göz yaşarmaz mı?

Gözümüzü aç, gören gözler ver bize

Biliriz parlayacak yıldız ancak İslam’ındır

Yıldızımızı parlat, hilalimizi nurlandır.

Yeniden bizi bayraktar eyle bu dine.

Bir fermanımızla gavurlar yerin dibine girsin!

Tir tir titresinler, akıllarına gaza meydanları gelsin!

Önce bizim aklımız başına, gönlümüz sana gelsin Allah’ım

Bu hallerde bırakma bizi Allah’ım!

Bizi kendimize döndür, özümüze döndür!

Bizi bize, istikametimizi sana döndür!

Kalplerimiz ancak seni ansın, dilimiz ancak söylemek için dönsün adını.

Firavunların saltanatı, küffarın hükmü çöksün artık.

Sen dinini yüceltensin

Kaldır bizi, kaldır düştüğümüz yerden Allah’ım!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYAT KISA

 

Hiçbir günde güneş,

Bugünkünden parlak doğmayacak.

Hiçbir zaman bir gün,

Daha uzun olmayacak.

İleride, şimdiden daha

Dertsiz olmayacaksın.

 

Zannetme, her şey

Günlük güneşlik olacak.

Zannetme, her yer

Gül bahçesine dönecek.

Savaşlar bitmeyecek mesela

Açlık da kaybolmayacak asla…

 

Sana değer verenler

Bugünden çok olmayacak.

Farkındaysan, tik taklar

Peş peşe koşuşturmada…

An şu andır bunu iyi anla.

Ne yaşayacaksan şimdi yaşa.

Plan yapmadan yaşa,

Zira hayat, ertelenemeyecek kadar kısa.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EN ÇOK BEN ÖZLEYECEĞİM

 

Uzadı yollar gidilmez artık

Saplandık aşkın batağına

Zor olacak bilirim, zor olacak…

Ve en çok ben özleyeceğim.

 

Hasret çekeceğiz nefes nefes

Çaresizlik ya bir kapan,

Ya kırılmaz bir kafes olacak.

 

Gecelerce seni sayıklayacak

Ve hep seni söyleyeceğim

Türkü türkü çağıracağım adını

 

Rüyalar da yaramayacak işe

Bir an olsun canlanmayacak yüzün

Bir kuyruklu yıldız hızında kaybolacak

Kaybolmaz sandığımız geçmişimiz

 

Hüzzam bestelerden umacağım teselliyi

Hüzün hüzün sızlayacak içimiz

İçimiz dışımız ayrılık olmuş

Ve en çok ben özleyeceğim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİZLİ SIR

 

Gizli sırdır bu aşk
Sırça köşkler içinde
Küpüne de zarar kendine de
Varlar yoklar içinde

Koşuşurlar yürekten
Kırıp da zincirini
Kör kuyularda yankılanır
Çanlar çınlar içinde

Alabora olur gönül
Gam kederle bir olur
Şişelere dolar sonra
Canlar kanlar içinde

Çözmek zor bu bilmeceyi
Anlamayı deneme
Çıkmaz olur sokaklar
Sağlar sollar içinde

Kazananı olur mu ki
Rakip olsak kendimize
Sonu baştan belli zaten
Zarlar zorlar içinde

Hiçbir yere varamazsın
Umutlanma boşuna
İster bekle istersen koş
Hanlar yollar içinde

 

Mustafa METLİ, sırları aşikar eyledi.

 

 

 

 

 

 

 

SANKİ

Sanki seni hiç sevmemiş

Hiç ağlamamışım sanki

Yollarını gözlememiş

Hiç beklememişim sanki

 

Birbirini tanımamış

İki uzak yabancıymış

Ucu güllü tabancaymış

Vurmamışsın beni sanki

 

Seni sevmek benim kârım

Açmaz oldu gül-i zarım

Yanar yanar tüter harım

Yakmamışsın beni sanki

 

Bunlar yalan ben uydurdum

Sen masumdun ben kandırdım

Zırdeliliğe vurdurdum

Çıldırtmadın beni sanki

 

Hem ağladım hem inledim

Kendi kendimi dinledim

Bir derdimi bin eyledim

Mahvetmedin beni sanki

 

Dertlenmezsin gülmek çok hoş

Sana göre bunlar bomboş

Aşk içinde aşktan sarhoş

Görmemişsin beni sanki

 

Ölüm gerçek hayat yalan

Söz verirdin bazı zaman

“Unutamam seni inan”

Unutmadın beni sanki

 

BUNA NE DİYECEKSİN?

 

Sen, gittin belki buradan.

Gözlerimde hayalin kaldı tek.

Onu da alamazsın ya benden!

Buna ne diyeceksin?

 

Mevsimlerim hep kış oldu.

Bahar neydi unuttuk.

Güneş sönse de aşkın var içimde.

Buna ne diyeceksin?

 

Yüzünü görmek çok kolay.

“Ay”a bak hatırla hemen.

Kokunu çiçeklerden alıyorum zaten.

Buna ne diyeceksin?

 

Sen olmazsan ne çıkar?

Yıkar mı sanıyorsun yokluğun?

Ayaktayım, güçlüyüm!

Buna ne diyeceksin?

 

Benimkiler, birer avuntu.

Özleniyorsun bunu bil!

Sensizlik içinde eriyorum.

Buna ne diyeceksin?

 

TURAN

 

Turan hayal değil

En büyük ideal

Elbet bir gün gelecek

Bizim olacak yarınlar

 

Kalpten inanıyoruz gelecek o gün

Otağımızın direği arşa çıkacak

Avrupa’dan Çin’e kadar inecek etekleri

Başladığımız yerden yeniden

 

Kırk yiğidiyle Kürşat karşılayacak yollarda

Dedem Korkut ad verecek hepimize

Bozkurtlar yol gösterecek

Yeniden başlayacak Türeyiş

 

Dünyanın göbeğine

Bayrak dikecek Ulubatlılar

Çanakkale ses verecek

Malazgirt şenlenecek

Mustafa Kemal ölmeyi değil

Yaşamayı emredecek

 

Yeni destanlar yazılacak literatüre

Aksaçlı ulu kocaların

Alperenlerin duaları kabul olacak

Kızıl elmalar belirecek yeniden

 

Ne kadar varsa ayımız, hilalimiz, okumuz

En ortada toplanacak forsumuz

O gün derinden parlayacak yıldızımız

Bağlama seslerine karışacak dombıralar

O gün şölen olacak toy kurulacak

 

 

Bu millet, bu koca millet

İslam’ın alemdarı olacak yeniden

Diz çökecek küffarlar, zalimler, zorbalar…

En gür sada İslam’ın olacak

Doğacak Türk-İslam güneşi ufuklardan

Seccadesi dünyayı örtecek

 

Olmaz demeyin kavim kardaşlar

Yedi asırlık dev çınar

Yörük çadırında kurulmadı mı?

Deden Fatih yürütmedi mi gemileri?

Okuduğun tarihtir masal mı sanırsın?

Uyuduğun yeter kalk artık

Sen neye inanırsın?

 

Kıyamet kopmadan, yer basmadan, çökmeden gök

Turan gelecek Türk’ün düzeni gelecek yeryüzüne

Hep bir ağızdan bağıracağız o gün

Ne mutlu Türk’üm diyene!

 

MUSTAFA METLİ, Turan hayal değil dedi.

 

KISA KISA…

 

-1-

Şuracıktaydı acılarım

Az önce şuracıktaydı

Ne yaptınız?

Çabuk söyleyin!

Halıların altına mı süpürdünüz?

 

 

-2-

Geceyi bölen bıçak

Senin hasretin olabilir mi?

Henüz sıcak

Daha soğumamış

Kanı üzerinde

Yürek izleri kalmış

Fazla uzağa gitmiş olamam.

 

 

-3-

Çeliklendi yalnızlık

Katılaştı dertlerim

Uğraşma, zahmet etme

Boşunadır pişmanlık

 

 

 

 

 

 

GÖZÜNE

 

Ruh bedenden sıyrılınca

Üstten bakar yeryüzüne

Âlem meğer bir boşlukmuş

Dolu gelir kem gözüne

 

Heves, heva, meta, nesne

Gönül ister olsa bizde

Hepsi etmez toplu iğne

Batar olur kör gözüne

 

Mal-mülk, han-hamam, altın-kürk

Hesap sorulur bundan ürk

Herkes seni edince terk

Akar demir kor gözüne

 

Sarhoş olur göremezsin

Toplamadan duramazsın

Cebin yok götüremezsin

Dolar bir gün kum gözüne

 

 

SENİ ANINCA

Seni anınca bir sızı başlar içimde
Sol yanım tutmaz olur
Tükenir gücüm
Seni anınca…

Seni anınca bir kekeleme başlar
Lal olur dilim
Konuşamaz
Seni anınca…

Seni anınca beynim durur
Düşünemez
Ne zamanı ne mekânı
Kaybeder kendini
Seni anınca…

Seni anınca kanım donar
En sıcak damarımda 
Üşürüm o an
Seni anınca…

Ellerim titrer
Sesim kesilir
Peşi sıra iştahım
Bir sigara yakarım
Seni anınca…

O da beni mi düşündü acaba?
Fuzuli sorular sorarım
Senden duymak istediğim
Cevaplar veririm kendime
Seni anınca…

Fizyolojim bozulur
Ruh sağlığım sağlıksız
Bir de şiirler yazarım ben
Seni anınca…

 

 

 

 

YOK

 

Pusulam şaştı, yollarım kayıp

Tersine işliyor zaman sayacım

Miadım doldu, ömrüm hicran

Sen gelirsin diye kapım hep açık

Kimler geldi geçti, seni gören yok

 

Doktorlar deva bilmiyor bu derde

Lügatlerde bunun bir adı yok

İster delilik de ister Mecnunluk

Leyla da kaybolmuş çöllerde

Leyla da yok, çöl de yok

 

Yoklar yoklara karışmış

Bir varlık ki darlık içine sıkışmış

Kim kimi taşır hep belirsiz bu yerde

Gölgeler vehimlerle yamanmış

Beden talan olmuş, ruh da yok

 

Soluksuz kalmış ciğerler tutuşup

En güzel çiçekler elimizde kurumuş

Haber gelmez olmuş, beklenen kayıp

Yarın, bilinmezler içinde savrulmuş

Dün, yitip gitmiş çoktan; bugün de yok

 

Yüzler islenmiş, göz gözü görmüyor

Aynalarda kaybettim ben kendimi

Hatıralar peşi sıra uçuşmuş

Yalnızlıktan yalnız kalmış benliğim

Bir sen değil, bir ben değil, biz de yok

 

Mustafa METLİ , “Yok” dedi.

 

 

 

KALMAK MI ZOR GİTMEK Mİ?

 

Hani deveye sormuşlar: ”Yokuşa mı gitmeyi seversin inişe mi?” diye. Deve de “Yav kardeşim düzlük çuvala mı girdi? “ demiş. Aslında bu tipten bir sorudur bu. Ama üzerine birçok şair ve yazar fikir beyan etmiştir. Konunun direk kendisiyle alakalı olmasa da sanat eserlerinde sıkça işlenmiştir bu problem.

 

“Sana mı kaldı fikir beyan etmek?” dediğinizi duyar gibiyim. Olsun kardeşim, birkaç söz de bu garip etse çok mu? Bu acıtasyondan sonra konumuza bir göz atalım. Evet, gördüğümüz üzere konumuz bir soru şeklinde vücuda getirilmiş ve haşmetiyle karşımızda duruyor.

 

Bu soruyu yanıtlamak için hiç tez-antitez olayına girmeden ne hissettiğimi açıklayacağım. Olası bir ayrılık anında kim ne derse desin KALMAK zordur. Düşünsenize bir kere giden gidiyor siz kalıyorsunuz. Giden aktif bir haldeyken siz pasifsiniz. O cevvalken siz sünepesiniz.  Belki de son tribi o yaparak çekip gidiyor ve siz de arkasından öylece, belki de son bir söz bile söyleyemeden, tabir-i caizse öküz gibi bakıyorsunuz. Allah aşkına söyleyin şimdi hangisi zor? Bir ömür boyu o yediğiniz son hava, o uçuşan saçlar, o çarpılan kapılar, o son hareketler gözlerinizin önünden silinecek mi? Hafızanızı silebilecek misiniz?

Belki de severek ayrıldı bu vatandaşlar. Biraz empati yapalım. Kendimizi istediğimiz tarafın yerine koymak serbest. Bir Ayşe bir Ali’yi bırakıp gidiyor mesela. Ayşe, Ali’yi eski çevresinde bırakıyor kendisi de yepyeni âlemlere yelken açıyor. Ali her gördüğü yerde onu hatırlıyor. Hayali gözlerinden gitmiyor. Sonra kulağına şarkılar çalmaya başlıyor. Aslında bu şarkıları kendi beyni çalıyor. Ali biraz alaturka takılıyor. “Şurası göz göze geldiğimiz yer/ Burası söyleşip güldüğümüz yer/ Buralara sık sık gelişim ondan” diyor şarkılarda Zeki Müren. Hâlbuki buralara sık sık gelişinin sebebi gidecek başka yerinin olmaması. Hikâyenin başını hatırlarsak bizim Ali kalan taraftı. Hatta bu kadar sanatçı takılmaz kalan, sonra sonra “damar”a bağlar olayı. Ağaçları kazır, doğa sevgisinden mahrumca ve hunharca. “Adımızı yan yana ağaçlara kazmışlar/ Çocuklar bile biliyor/ Ali Ayşe’yi seviyor.” Ali, kalan taraf olunca içkiye de başlamış sokaklarda naralar atıyor. Ee çocuklar da bilir, neneler de bilir Ali-Ayşe aşkını. Bu arada ağaçlara isim yazan da kendisidir.

Ayşe ne âlemde? O, tebdil-i mekân yaptı. Bir rahatladı bir özgürleşti oooo. Vur patlasın, çal oynasın. Yeni yeni insanlar tanıyor, görmediği caddeler, sokaklar falan. Hayat ona güzel. Yeni bir hayat başlamış. Bir kenarından yapışmaya çalışıyor. Çok meşgul çok. Adres değiştirmiş. Yeni faturalar açtırmış kapattırmış. Ev taşımış. Bunlar buraya uymadı… Ali’yi nasıl hatırlasın? Ona sıra gelmiyor ki…

 

İşi somutlaştırmak lazım kardeşim. Herkes anlasın. Simgelerden imgelerden bahsederim ama bu iş burada çözülsün artık, değil mi? Yuvarlak laflara karnımız tok. Eski bir cumhurbaşkanımız gibi saatlerce gerdan kırarak saatlerce konuşup sözü bir yere vardırmayabiliriz. Bunu yapmayacağım. Yok olmaz, çocuklar bile anlasın Ali’nin Ayşe’yi sevdiğini. Aman ne Ali’si ne Ayşe’si?

Bir otogardasınız. Eşinizi askere yolluyorsunuz ve otobüsünün arkasından az sonra el sallayacaksınız. Düşün bir kere az önce yanınızdaydı. Ama şimdi yanınız boş kaldı. Kim gitti? O. Az önce şu bankta oturmuştunuz. Kaldınız mı bankla bir başınıza. Eve gideceksiniz çay içmiş bir ince belli cam bardakla ve elleri yağlıymış bardakta parmak izlerine rastladınız. Ne kadar kötü bir görüntü değil mi? Düşünün hele. Vallaha bulaşıkları bile size yıktı. Kalmanın neresi iyi kardeşim? Düşünün o askerliği yapıp gelecek ve size yaşanmamış, bir sürü yalan dolan askerlik anısı anlatacak. Siz de ömür boyu dinleyeceksiniz.

 

Bir de vaktiniz tamam oldu. Ecel geldi cihâne baş ağrısı bahane. Vurdunuz fani dünyaya bir tekme çekip gidiyorsunuz. Okuyucular burada şöyle düşünüyor: “Ulan biz niye öldük? Sen öl!” Kardeşim ölmeyip de kazık mı çakacaksınız? Nasıl olsa ölecektiniz. Lütfen hikâyeye konsantre olalım. Herkes arkanızdan ağlıyor. Belki de gülüyorlardır. Hatta oynayanlar vardır “Gitti de kurtulduk” diye olamaz mı? Olamaz tabi siz iyi bir insansınız tabiî ki de olamaz. Herkes ağlıyor ama nasıl? Öyle böyle değil. Üstlerini başını yırtanlar, salya sümük akıtanlar, ağıtlar yakanlar… Sizin bir canınız vardı ve zaten ölecektiniz. Hangisi zormuş anladınız mı şimdi?

 

Bu sorunun cevabı bence burada çözülmedi. Bırakalım da çözülmesin. “Kırk katır mı, kırk satır mı?” muamması devam etsin.

 

MECAZ

Mecaz kaldım gözlerinden

Kaf dağının arkasında

Zümrüdüanka kuşunun

Büyülü tüyleri kadar

 

Mecaz geldim kulağına

Tesirsiz sözler içinde

Hayatın sırrını

Açıklamaya kalkacak kadar

 

Mecaz düştüm kendi anlamımdan

Bulunmazlara, bilinmezlere kadar

Soyut bir ânı duyuşlarda

Yaşamaya çalışmak kadar

 

YETER Kİ

Söksem atsam sana dair

Sana ait ne varsa

Mesela biraz da

Hava çeksem içime

Aşkın dışında

Bir ağlasam pir ağlasam

Döksem seni gözlerimden

Gerekirse onları da

 

Bir bağırsam bir çığırsam

Çığlık çığlık

Avaz avaz

Sesim sallasa arşı

Bağrım yarılsa

Damarlarım iplik iplik

Kopsa yerinden

Yeter ki

Söküp atsam seni

Yeter ki Yetse...

KISA KISA İKİ

1

İki manim var, ikisini söylemeye de manim

Bir derdim var, söylemek en büyük derdim

Sözlerim var sözlerim, içi boş hecelerim

Gidilecek bir yolum var gitmeye yok mecalim

2

Sessizlik içindeki en büyük gürültüyü

Gürül gürül çağlayan çağlayanlardan aşağı

Aşa aşa inmek gibi anlamsız

Anlar var duymak istemeyeceğin.

3

seni sen sanıp

benim ben

olduğumu anladığımda

sana beni

anlatacak yalanlar

söyleyeceğim ben

benim ben olduğumu

anlayan sen

buna şaşırmayacak

ve kovacaksın

beni sen

benim sen bu halimi

bana bakıp çözemeyecek

ve bendeki sene

sen bile

şaşıracaksın sen

“hiç ben

sendeki beni

sırf ben istiyorum diye

senin içinden

nasıl çıkarabilirim ben”

diyeceksin sen

gördün mü bak

biz fazlasıyla senli benli olmuşuz.

 

Gel

Toprak kururken

Gölgeler uzarken

Dağlar karanlığı çağırırken

Baykuş ötüşünde gel

Sisler ovaya dolarken

Yaş gözümden akarken

Dertli bağrım döverken

Sesim kısılmışken gel

Dua beklerken

Salım giderken

Salınarak, sallanarak

Gönülsüzce olsa da gel

Beklemekten ümidimi kesmişken

İdam sehpam kurulmuşken

Selam okunurken

Bir selam vererek gel

Adın anılırken

Yüzün tanınırken

Gönül çağırırken

Gözüm açıkken gel

Yollar kapalıyken

Yıllar yaralıyken

Alnım karalıyken gel

Son nefesimde de olsa

Yolun beklenirken gel

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEÇİVERMİŞ YILLARIM

Boşa tüketmişim garip ömrümü

Bir göz açıp kapatma müddetince

Geçivermiş yıllarım geçivermiş

Bir yıldırımın çakma şiddetince

 

 

Geçmez diye bir şey yokmuş anladım

Gelmez denen bir gün yokmuş belledim

Solmaz sanılan gül yokmuş kokladım

Geçivermiş yıllarım geçivermiş

 

 

Saçımı duman gibi sarmış aklar

Ölüm gelip gider kapımı yoklar

Çizgilerim hangi acıyı saklar?

Geçivermiş yıllarım geçivermiş

 

 

Suya yazmışım en kadim sözümü

Çalmamışım teli kopuk sazımı

Yaşamadan baharımı, yazımı

Geçivermiş yıllarım geçivermiş

 

 

Ne de çabuk geçmiş anlamamışım

Yarınlar dün olmuş tanımamışım

Kuş olup uçmuşsun tutamamışım

Geçivermiş yıllarım geçivermiş

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK ’ E ÇAĞRI

 

Altta yağız yer çökmeden

Üstte mavi gök basmadan

Doğacak vaat edilen

Gelecektir, sabredilen

 

Azerbaycan, Kerkük , Musul

Ayağa kalk Türk! usul usul

Korkma, sen Türk’sün düne bak

Cesur yaratmış seni Hakk

 

Gavur bölmek için seni

Adlar takmış yeni yeni

Sakın gelme bu oyuna

Amaç ip takmak boyuna

 

İsim fark etmez ki bize

Dağlar erir iner düze

Türkiye, Turan, Türkistan

Türk’e bütün dünya vatan

 

Kazak, Özbek, Türkmen, Kırgız

Sönmeyecek bu ay yıldız

Haçlı, Fars, Rus, Ermeni, Çin

Kin kusarlar için için

 

İslam’ın alemdarı sen

Peygamber’in müjdesi sen

Sen var isen adalet var

Huzur var, iman var, aşk var

 

Sen yok isen her yer zulüm

Acı, keder, savaş, ölüm

Kurt yok olsa çakal türer

Çoluk çocuk demez keser

 

Bizans’ı söyle yıkan kim?

Küffarları titreten kim?

Çağlar açıp kapatanlar

Onlar el değil, atanlar

 

Örnek alma hansı conu

Pislik kokar altı donu

Avrupa’dan birlik olmaz

Kardeş varken dost aranmaz

 

Özüne dön ne olur artık

Olmaz böyle gayrı bıktık

“Bismillah” de kov şeytanı

Kuralım güçlü Turan’ı

 

Mustafa METLİ " Kuralım güçlü Turan’ı" dedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN HEP AYNI

 

Sen unuttun belki çoktan

Ben hep aynı karardayım

Hatadan döndün hiç yoktan

Ben hep aynı zarardayım

 

Adım neydi unutmuşsun

Aşk gülümü kurutmuşsun

Sen gönlümü darıltmışsın

Ben hep aynı bahardayım

 

Kanlı düşmanlar barıştı

Kurt kuzu ile karıştı

Kays Leyla’sına kavuştu

Ben hep aynı çöllerdeyim

 

Giden gitti kalan benim

Doğru bitti yalan benim

Şu sinemi delen benim

Ben hep aynı hallerdeyim

 

Göz görür, katlanmaz gönül

Söndü ateş, tutuştu kül

Nokta koyma, belki virgül

Ben hep aynı şiirdeyim

 

Bundan sonra “gel” diyemem

“Sağlıcakla kal” diyemem

“Sürünüp de öl” diyemem

Ben hep aynı kahırdayım

 

 

 

 

 

AHIM

 

 

Ahım, iki ağzı keskin bıçak

Yüreğe atsan dilim dilim

Doğrar dört bir tarafı

Dile çıksa kırar döker

Hem dostu hem düşmanı

 

Ahım, delice yanan bir ateş

Ne sudan söner ne rüzgardan

Zamanla da durulmaz pek

Gözyaşıyla ıslanır

Onunla dinlenir tek

 

Ahım, eski bir yaradır

Kanaması kesilmez

Akar gece gündüz

İçten içe sızılar

Ne kızgın demir ne tuz

Fayda vermez

Ancak geçmiş, ancak hatıran

Ancak biz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

eLeM

-Aşkın varlığından bir kumaş kes

Ayrılık makasıyla

Mecnun giysin bu kefeni

Gözyaşı pınarından yıkayıp-

Canda olana ne gerektir veda?

En büyük hediye canı etmektir feda

Dert ehline dert çekmek olur mu yük?

Can cananın kölesidir sayılır mı yük?

 

Aşk vücudumu yaktı döndürdü nâra

Çöllerde bağırsam “Leyla” diye etsem nara

 

Bu aşkla tutuşup olmuşum pervane

İstemem aşk derdime derman bulmasın zamane

 

Bir mecnunluk, bir deliliktir bu hal bende

Sen Leyla ol ey hayali gitme kal bende

 

Ne şereftir ne izzet pâ-i tozuna başım

Seni arar her dem akmaya gözüm yaşım

 

Ne çöl anlayabildi beni ne de nebatat

Pişman oldu İbn Selam ve de Nevfel heyhat

 

İki ateş-i aşk arasında kim yanmaz?

O ateşten hem nur doğar hem kin hem garez

 

Leyla’dan geçip Kays Mevla’yı bulma faslında

Bu hikaye tamam olmaz aslında

 

Bu aşkın elemi sarmış yakar cihanı

Bir katresin bile tartmaz akıl mizanı

 

Aşk yolunda ne Leyla var ne Mecnun

Bizi de bir basamak et Rabbim tamamla yolun

 

ANNE GİTME!

Anneciğim,

Çok ağlattın beni biliyor musun?

Çok korktum

Kocaman görünsem de çok korktum

Ve ağladım için için

Bazen dışımdan

“Hazırlıklı olun” dediler

“Umut etmeyin” dediler

Neler demediler?

Söylemeye nasıl döndü diller?

Sahiden ateş düştüğü yeri mi…

Ne kadar da acımasız olabiliyor insan?

Sen daha gün görmemişsin ki

Yaşamamışsın doyasıya

Dağ taş dememişsin

Bu zalim dünyanın sonu yokmuş gibi

Ne elde çocukluğun kalmış

Ne de gençliğin

Harcamışsın öylesine

Belki de bizim için

Benim için çalışmışsın hep

Belki hep benim için

Omuzların çökmüş taşıdığın yüklerden

Üç kuruş beş kuruş için

Kapı çalmışsın

Yol yürümüş

Yük taşımış

Ne de çok üşümüşsün

Üşüme artık annem üşüme

Kimin için taşıdın annem?

Bu ağır hayatı?

Söyle ne kadar ağlayayım?

Söyle ne kadar?

Ne kadar bağırayım

Köşe başlarında,

Hastane kapılarında?

Ne kadar bekleyeyim söyle annem?

İlk sözüsün sen insan olanın

Ve de ilk acısı genellikle

Söyle annem söyle

Söyle ne olur anlamlı bir şeyler söyle

“Oğlum” de mesela

Yürekten bir “oğlum” de

Ne olur söyle

Saçlarını neden kazıdılar annem?

Onlar zaten beyazdı, temizdi

Kafam yarılmıştı da ilk sen sarmıştın

Senin kafanı kimler …

Söyle kimler

Söyle kimler kanattı?

Ellerini delik deşik etmişler anne

Her yerin morarmış

Çok dua ediyorum biliyor musun?

Ölme anne, ne olur ölme!

Sen görsen dayanamazdın bu halime

İyi ki görmüyorsun anne…

Boş boş bakıyorsun öyle

“Böyle olur” diyorlar

Tutmuyor bir yanın

Bizim kolumuz kanadımız tutmuyor…

Zayıftın, ufak tefektin belki

Ama güçlüydün

Güçlü ol ne olur anne!

Bir şairden okumuştum bir yerde

“Annesi hayattaysa insanın o insan yalnız değildir”

Diyordu kendinden emince

Ne olur yalnız bırakma!

Bir yerlerde gölgen olsun, dursun öylece

Üstümüzde gezinsin bulut misali

Dursun, gitmesin.

Beklesin bizi bu hayat denilen yerde

Tıpkı bebek olduğumuz zamanlardaki gibi

Ağlayınca gelsin hemen

Ben de ağlıyorum anne

Gel, gitme!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENDE MEVSİM KIŞ

 

Bende mevsim kış

Sen hâlâ tomurcuk baharlardasın

Zaman bir kuş misali

Uçarak uzaklaşmakta

Bende mevsim kış

Sen durmadan çiçeklenmektesin

 

Bende mevsim kış

Ömrüm yaralı

Yapraklarımı çoktan yitirdim ben

Tarlalarım çoraktır

Yemiş vermez ağaçlarım

Sense yeşerme hevesindesin

 

Bende mevsim kış

Kolum kanadım kırılmış

Çaresizlik bağlamış yolumu

Soran kalmamış halimi

Sen daha yeni çıkmışsın kaynağından

Uzak diyarlara can götürme telaşında

Bende mevsim kış ben de kış…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARANLIK BİR GECE

 

Karanlık bir gece

Nefes alan söğüt ağaçları

Ay bulutların arkasında

Takipte

İleride

Şehrin can çekişen isli

Kör bakışları

 

Dudağımda bir ıslık

“Mihriban” diyor

Elimdeki tespih

“Şık şık şık…”

 

Yerde hayaller koşuşuyor

Bir daha birbirine

Benzemezcesine

Aldatıyor adamı

 

Havada gündüzden uçmuş

Kuşların kanat serinliği

Karanlık bir gece

Ve ben…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN DEĞİL MİYDİN?

 

Beni bu derde salan

Sen değil miydin?

Mazimden elimde kalan

Sen değil miydin?

 

Kaybederken bulduğum

Bulurken yitirdiğim

Dişimden tırnağımdan yetirdiğim

Sen değil miydin?

 

Gözümün feri

Alnımın teri

Yüzümün nuru

Sen değil miydin?

 

Sen değil miydin?

Beni aşkınla taşıran

Bucak bucak gezdirip

Kaf Dağından aşıran

Sen değil miydin?

Gündüzleri güneşim geceleri mâhım

Hem eyvahım hem ahım

Sevabımla bir günahım

Sen değil miydin?

 

Engin denizlerimde inci

Sevda yarışımda birinci

Şu gönlümün tek sevinci

Sen değil miydin?

 

Sanma ki bu aşkın bende sönecek

Elbet bizi kara torak saracak

Adın hep adımla bir anılacak

Sen değil miydin?

Vatan Nedir?

 

Şudur budur demek çok zor,

Söze sözcüğe sığmaz vatan,

Ezan sesinde, bayrak çırpınışında,

İkindi serinliğidir vatan…

 

Ananın yaptığı bulgur pilavının

Ayranla, soğanla yenmesi gibi

Ağzının acı, gönlünün tatlı

İçinin huzurla dolmasıdır vatan…

 

Elin memleketinde kimsesiz kalmama,

Kulağına bilmediğin diller gelmeme,

Düşman çizmesi altında ezilmeme,

Korkular duymadığın yerdir vatan…

 

Memleket türküsünde hayalinin uçtuğu,

Sevdiğinin yolunu gözleyip durduğu,

Arkandan su dökülen yoldur,

Başını soktuğun evdir vatan…

 

Çaya atacak şeker bulamasan da,

Çocuğuna verecek harçlığın olmasa da,

Kış ortasında yakacak kömürün bitse de,

Yarına umutla baktıran histir vatan…

 

Namerde muhtaç olmadığın,

“Çek git!” diye kovulmadığın,

Namusuna halel getirmediğin,

Rahatça uyuduğun yerdir vatan…

 

Şehidinin can verdiği sınır,

Kanla yoğrulmuş hamur,

Tarih, şeref, şan, onur…

Yarına bıraktığın gururdur vatan…

 

Baharda çiçek çiçek tomurcuk,

Nisan yağmurunda toprak kokusu,

Kavaklardan uçuşan pamukçuk,

Sokaklarda koşturan çocuktur vatan…

 

Düğünde, toyda, bayramda

Elini öptüğün atadır.

Arkandan duacı anadır.

Gönlünü kaptırdığın yardır .

Ölünü gömdürdüğün yerdir vatan…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AYRILIK

 

Seher vakti düştüm gurbet yoluna

Giderim giderim hasretin bitmez

Ağlayan var mıdır kötü hâlime?

Yanarım yanarım dumanım tütmez

 

Sevdanın hançeri deldi sinemi

Ayrılığın odu yaktı hânemi

Kurdu ağacımı, kırdı kalemi

İmdadım duyulmaz, feryadım yetmez

 

Dert sürüsü katar katar dizilmiş

Kara bağrım hep çiğnenmiş, ezilmiş

Gözlerimden kanlı yaşlar süzülmüş

Ağlarım ağlarım gözyaşım gitmez

 

Kirpiklerin ok attı, kaşların gerdi

Bu aşk çözülmeyen bin yıllık sırdı

Ocak ocak yanan Nemrûdî hârdı

Gülşen olur gülüm, dikenim batmaz

 

Aşk yüzünden serim düştü belaya

Bekleme yâr, ölüm gelir sılaya

Ağlama sen, kulak verip salâya

Gelemem gelemem miadım yetmez

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUVAR

 

Nasıl bir duvarsam ben

Taşıyacak gücüm yok

Küçücük bir çiviyi bile…

Böylece durmak bile

Yoruyor yeterince…

Yüzüstü yıkılıp ansızın

Göçesim geliyor.

 

Yıkılmayacak gibi yapmışlardı oysa

Top yesem yıkılmazmışım (!)

Zaman ilerledikçe

İlerledi çatlaklarım…

 

Ne mutluluklar gördüm

Ne hüzünlü akşamlar…

Anılarını da gördüm insanların

Yetmedi bir de

Resimlerini çaktılar alnıma,

En  güzel fotoğraflarını bağrıma.

 

Ölüsünü de gördüm dirisini de…

Kâh “dili olsa da konuşsa” dediler

Kâh yüzüme değdi yumrukları

Bazen de gözyaşları…

 

Bebekler büyüdü,

Büyüyenler öldü.

Zamanın ilerlediğini fısıldadı

Koynumdaki duvar saati.

 

Çocuklar karaladı beni,

Ustalar boyadı.

Sinirlenen tekme attı belki.

Nem yıkmasa da

Zaman,

Epey yordu…

 

Yüzüstü yıkılıp ansızın

Göstere göstere

Göçesim geliyor.

İnsanlara bir de:

“Kendinize başka duvar bulun!”

Diyesim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARIZALI HÂL

 

Söyleye söyleye aşınmış dilim

Aşinaymış en alışılmadık sözlere

İçinde kalırsa büyütürmüş aşk

Ve aşık hiç usanmazmış beklemekten

 

“Bir gün biter”miş “bir gün gelir”miş

O gün, hangi gündür?

Hangi günün arkasından gelecek gündür?

Gül solduktan sonra suya koymak gibiyse

 

Düşünmek nasıl bir şey seni?

Benliğini kaptırmak gibi

Yüzme bilmezken okyanusa

Ne taraftan esse rüzgar seni bana

Koşturarak getirir

“Dünde kalan sen”le beraber

 

Yazmaktan vazgeçmiştim oysa

Sana seni anlatmaktan

Boğazımda düğüm oluyordun

Cenazemde düğün edercesine

Her bedenin yüzü sana dönmüş

Sen gibi görünürken

İçimdeki kahırla zehirledim kendimi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MASTARLI HÂLET-İ RUHİYE

 

Yine taştın gözlerimden,

Yerçekimine kapılıp gitmek istiyorsun;

Yanaklarımdan yol yol izler çizmek…

 

Bir kemanın en acı çığlığından nağmelerle

Tren düdükleriyle beraber,

Bilmediğin diyarlara kaçıp gitmek…

 

Arkandan bakakalmak,

Bir çocuğun kalbini kırar gibi

Boynu bükük anlamsızca yeri incelemek…

 

Bir burun sızısı, bir iç çekiş, bir kan kokusu…

Belki biraz kalp sıkışıklığıyla

Ne yapacağını bilememek…

 

Bir dudak büküş, bir can yakış,

Kadehleri ateşlerle doldurmak

Adamı can evinden vurmak…

 

Önce kendin yok olacak.

Sonra hayalin dolduracak açtığın gediği,

Sonra özlemek, hep özlemek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATALARDAN SELAM VAR

Dile gelmez bu destan
Ne söz yeter ne kelam
Dünden yarına kalan
Bir gurur ve bir selam…

Bu selam Çin burçlarındaki Kürşad’dan:
“Kırk çerimle vuruşurken düşmanla
Aklımıza gelmemişti hiç öleceğimiz
Ve ölmedik de biz
Biz her Türk’ün yüce idealindeyiz.
Gönderirken düşmanı hep birden tamuya
Uçmaklara vardı bedenimiz.
Biz bizden geçip mâl olduk kamuya

Ya sen, sen neredesin?
Sen de mi öldün?
Topraklarımızı Çinliler almış
Müslüman Türk kardeşine
Eziyet edermiş her gün
Yaş dökermiş Uygur
Kan ağlarmış Urumçi
Bırak yardım etmeyi
Aklına gelip de dua ettin mi
Veya üzüldün mü hiç?”

Kafkaslardan bir kartal uçtu
Selam etti Türkeline
Şeyh Şamil’dir o İmam Şamil’dir
Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?
Rus’a boyun eğdiren kahramandır o
Ve sorar bir bir:
“Rus zulmüne direnen
Kardeşlerin var adı Çeçen
Onları düşünmeden
Nasıl geçer gündüzün, gecen?
Ya Hocalı ya Kerkük ya Karabağ?
Kara saplı bir hançer değilse bağrında duran
Demek ki sen hiç okumamışsın Kur’an

Bir selam da Kudüs’ten
Eyyubi sultanı Selahattin’den:
“Sanmayın Kudüs eskiden
Eskiden de böyleydi.
Küffar bir olup üzerimize gelirdi.
O zaman haçlıydı bizim ortak derdimiz
Bugünse Yahudiler hak iddia edermiş.
Dünya’nın gözü körmüş amaymış.
Veya görür de bıyık altından gülermiş.
Biz sağlam bir inançla adalet örmüştük ne oldu?
Sahip çıkmamışsınız anlaşıldı.
Siz bizim savaştıklarımıza mı özendiniz?
Filistin’li ağlarken mekdanıltstan mı yediniz?”

Ataların selamı ağır oldu biliniz.
Aklınızı başınıza, kendinize geliniz.
Daha da konuşmak ister büyükler
Hep birden evladına şöyle nasihat ederler:

Sen Osman’sın, sen Ertuğrul sen Orhan
Gaza bayrağını serhat boylarına taşıyan
Surlara sancak diken Ulubatlı Hasan’sın
Sen Fatih’sin sen Selim sen Yavuz
Kutlu peygamberim olur sana kılavuz
Maraş’ta İmam, Antep’te Şahin, Erzurum’da Nene Hatun
Kara Fatma’sın erkekten yeğ vuruşan
Tuna boylarında Osman Paşa’sın
Dirençle, imanla düşmanla boğuşan…
Sen başbuğ Mustafa Kemal’sin
Savaşmayı değil ölmeyi emredensin

Onbaşı Seyit’sin, sen Yahya Çavuş
Senin ateşin Çanakkale’de tutuşmuş
Allahuekber’de donan sensin
Yemen’den dönmeyen sen
Anaları evlatsız, kadınları dul
Yetimleri babasız bırakan sen
Adın belki Hasan belki Hüseyin’dir
Ne olursa olsun senin adın artık MEHMET’TİR”

 

MUSTAFA METLİ, yazdı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DOĞRUYMUŞ

 

Gönül vatanıma diktin hasret ağacı

Bir çare bulamadım, hiç dinmiyor bu acı

Giderken söylemiştin: “Yoktur aşkın ilacı”

Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…

 

Gurbet, vatandan değil senden ayrılmakmış

Bu sırra ermek kula en büyük cezaymış

Beyinden çıkmamak ne beter ezaymış?

Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…

 

Akıl, başa gelir; iş işten geçer

Günler , aylar ne ki ömür bile geçer

Tükenir her var, dünya da gelir geçer

Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…

 

Döndürebilsem tekrar seni bana, beni kendime

Her şey gitsin, çevirsem seni kendime

Hasreti aşkınla çarp, seni böl kendime

Aşk, kişiden büyükmüş

Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BULAMIYORUM

 

Dünya hanesinden kaçar mı oldum?

Sırrınla âlemden göçer mi oldum?

Aşkınla doldum da taşar mı oldum?

Dolduracak bir kap bulamıyorum.

Yüz sürsem de dergahının tozuna,

El uzatsan, dertlerimin yüzüne.

Kışlarım karışır, bahar-yazına

Açtıracak bir gül bulamıyorum.

Böyle yazmış yazımıza da yazan.

Değişmez hükümü, olamaz bozan.

Kırıldı tellerim, tutmuyor düzen.

Çaldıracak bir saz bulamıyorum.

Ömür bitti, tükendi sermayemiz.

Vefasız olmuş bizim can paremiz.

Girdaplardan çıkmaz gam dairemiz.

Güldürecek bir can bulamıyorum.

Bu aşk ile her dem yanar dururum.

Pervaneyle döner, kanat vururum.

Ateş-i aşkından söner, kururum.

Yandıracak bir köz bulamıyorum.

Gizli kalmaz sırlar, aşikar olur.

Diller, söyler söyler; söylemez olur.

Metli, bu sözleri bir duyan olur!

Saklayacak bir giz bulamıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÜÇÜLMÜŞ DE BÜYÜMÜŞ

 

Gözünü oydum oyuncak bebeğimin

İnsanlarınkini oyamadığım için

Kamyonlarımın tekerini söktüm

Arabamın lastiği patladığı için

 

Pilli bebeklerimin pili yok

Onun için ağlamıyorlar

Sorun pilde değil aslında

Pil yataklarını kırdım

Ağlayana tahammülüm yok

 

Masal kitabımı karaladım

Hayvan karakterleri karaktersizleştirdim

Hayatımdaki insanlar gibi

 

Gazetedeki adamlara hâlâ bıyık çiziyorum

Kadın olanlara da, fark etmiyor benim için

Akşam ezanından önce geliyorum

Galiba hâlâ korkuyorum

Mustafa METLİ

 

ZIRDELİ ZIRVALIK

 

Müptela olmuş bir tiryaki

Aslı yok hepsi kopya

Elden ayaktan kesilmiş sancılar

Zırdeli zırvalıklar

Benzersiz benzerliklerdeki yedi fark

Hepsi de dünya harikası

Harikuladenin kukuletası

 

MUSTAFA METLİ

 

 

TERİYLE YERE DÜŞTÜ İBRAHİM

Teriyle yere düştü İbrahim…

İnşaatlarda çalışırdı

Görmemişti okul yüzü

Ve baba yüzü de

Uzaklara gitmişti babası

Ölünce görünen uzaklara

Uzaklara gitmişti o da

Anasının bilmediği duymadığı uzaklara

Ameleydi

Beton taşır, harç taşır,

Tuğla taşır, taş taşırdı

Sevmezdi kenarları

Yüksek kenarları hiç sevmezdi

Yumardı gözünü

Memleketine gidişini

Anasına sarılışını getirir aklına

Yapardı işini

Yumardı gözünü bakmazdı aşağı

Nasıl olduysa oldu işte

Yine böyle sıcak bir gün

Teriyle yere düştü İbrahim

Uzaklara gitti

Anasına yakın uzaklara değil

Babasına yakın uzaklara

Ne görür şimdi bilinmez

Ne haldedir bilen yok

Gariban çocuktu İbrahim

Kimsesiz çocuktu

Tanıyan arkadaşları ağladı ardından

Öyküsünü duyanlar ağladı

Öykü olup da ne olacak?

Fakirlik, yetimlik, çaresizlik…

Teriyle yere düştü İbrahim

Türküleri de yere düştü

Hayalleri de

Hayal olsa ne olacak?

Sıradan bir hayat kurma isteği

Teriyle yere düştü İbrahim

Dişiyle, tırnağıyla,

Kanıyla, canıyla yere düştü İbrahim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİZ NECE KONUŞUYORSUNUZ YEĞEN?

 

Hiphop, rap dinleyip kafa sallayıp

Oha falan olup, kall falan gelip

Eşekten beter anırıp çüşş falan olup

Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?

 

Bu özenti bu kayış nereye doğru?

Özünüzü kaybetmişsiniz yönünüz eğri

Konuştuğunuz dil değil, maymun sizden doğru

Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?

 

Kola içmekten ağzınız olmuş turşu

Hamburger sandwiç pizza için verirsin kuruşu

Saçları da dikmişsin olmuşsun Punkçı

Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?

 

Her şeyi kısaltıp oldunuz Tarzan

Slm, nbr, diye yazışırsın her an

Ne idüğü belirsizler hep senin kankan

Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?

 

Özendiğiniz nesiller sizin gibi değil

Gavur bizi kandırıyor bildiğin gibi değil

Bizi ancak biz yıkarız elalem değil

Aklınızı başınıza alın yeğen

 

Özünüze, kendinize artık dönün

Yarınımız sizsiniz bunu iyi bilin

Gavura benzemeyin sakın yeğen

Türk olun, Türkçe konuşun

 

 

 

 

 

SEN GİTTİN (Abdurrahim Karakoç)

 

Yıldızlar yüceden kaydı Reis

Bugün kayan senin yıldızındı

 

Mihribanlar kimsesizdir artık

Deli gönlün saçlarından çöz gayrı

 

Sular ıslandı bugün Reis

Gözyaşımız yüce davan içindi

 

Kızılların azılı zamanlarında bile

Elbette “Hak Yol İslam”ındı

 

Bayramlar bayram olur belki

Gayen doğruyu anlatmaktı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SANA NE?

 

 

Yeni bir yar bulmuşsun kendine

İyi olmuş da bundan bana ne?

Sözüm açılmış, beni sormuşsun

Sorma kimseye, benden sana ne?

 

 

Neredeydi vicdanın giderken?

Acelen neydi, çarpıp çıkarken?

Deli gibi, çılgınca severken

Sevemem artık seni, bana ne?

 

 

Günleri, aylarıma ekledim

Bir bilsen, seni nasıl bekledim?

Aşkımı ta gönlümde sakladım

Bulamazsın arama, sana ne?

 

 

Ne yaptım, seni sevmekten gayrı?

Kalbimiz birdi, yerimiz ayrı

Canımın özü, dermanı, hayrı

Kalmadı, gelmem artık; bana ne?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VARSA

 

Varsa gecenin başka bir rengi

O mutlaka turuncu olmalı

Neşeli görünüp gizliden

İçten içe hüzün salmalı

 

Varsa yarin başka bir adı

O mutlaka kan olmalı

Yaralarken beni böyle derinden

Bu yarayı anca o sarmalı

 

Varsa ayrılıktan daha çok ağlatan

O mutlaka vuslat olmalı

Görünce el pençe divan durup

Ayaklarına başın vurmalı

 

Gidilecek bir yer varsa aşktan gayrı

Mutlaka oraya kaçmalı

Bu bir ateştir içinden taşan

Gittiğin yerleri de yakarsın

Adama bir dur diyen olmalı

 

Varsan mutlaka aklın da başında

Baş gözün seyreylerken âlemi

Dıştan içe devam eden yolculukta

Varsa bulduğun bir şey

O mutlaka kendin olmalı

 

MUSTAFA METLİ , yazdı.

 

 

 

 

 

ELE AĞLARIZ, ELLE GÜLERİZ

Ölmüşsün sen kardaşım ağlayanın yok.
Bize bakma, zaten adam değiliz biz.
Medet bekliyorsan bekleme. fayda yok.
Biz de ele ağlarız, elle güleriz...

Kimse etmedi bizim ettiğimizi.
Bilmedik, görmedik birbirimizi.
Şimdi, sabah akşam dövsek dizimizi.
Yine ele ağlarız, elle güleriz...

Sen ölüyormuşsun ata ocağında.
Ağlarmışsın cihanın dört bucağında.
Can verirmişsin düşmanın kucağında.
Duymaz, ele ağlarız, elle güleriz...

Çiğnenen tek senin namus arın değil!
Tükenen geçmişimizdir yarın değil!
Ettiğimiz hep zarardır kârın değil!
Dönmez, ele ağlarız, elle güleriz...

Bitmez bu zulüm, bizim gibi koflarla.
Baş olmaz gavurla, çinle, moskoflarla.
Yürümüyor bu gemi kuru laflarla.
Söyler, ele ağlarız, elle güleriz...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEREĞİ YOKKEN

 

Seni andı yüreğim

Apansız

Ansızın

Durup dururken

Hem de

Hiç gereği yokken

 

Bir iç çekiş

Eski günler

Uzak zamanlar

Irak diyarlar

Geri gelmeyesi

 

Sonra bir gülümseme

Sonra karamsarlık

Kapatılmış defterler

Hem de

Hiç açılmayası

Hiç gereği yokken

Ansız

Zamansız

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİ YETMİYOR

Heves etmeyeyim boşa,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 
Sözüm belki gitmez hoşa,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Delinse de dağlar, yalan.
Aşılsa da çöller, yalan.
Güzel sözler, diller yalan.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Ne aradık, neyi bulduk?
Kederle gamla kavrulduk.
Hep gurbetlere savrulduk.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Kurduğumuz bu dünyada
Adalet yok sağda solda.
Doğru yolda durmaya da
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

İnsanoğlu açgözlüdür.
Sanırsın doğru sözlüdür.
Bilemezsin ne gizlidir.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Ezilenler hep ah eder.
Zengin kısım keyfe keder.
Düzen böyle gelmiş gider.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Demişsin hani “aşk nedir?” 
Sırra ereni kim bilir?
Bu yola nasıl girilir?
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Boşa dümen çevirmeden,
Sevdiğini göstermeden,
Bedelini ödemeden,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor. 

Üstâd sana hayranım ben
Sevgi yetmiyor, yetmiyor
Nazire için yazmaya
Sözler yetmiyor, yetmiyor. 

Mustafa METLİ
(hadsizlik ederek Abdurrahim KARAKOÇ şiirine naziredir)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SUSTU

 

Sustu dilim, konuşmuyor.

Adın bile unutuldu.

Yüzün, silindi hatırlarımdan.

Sustu artık, konuşmuyor.

 

Sustu kalemim, yazısı bitti.

Anlattıkları anlamsız oluyor.

Bana muhalif, kendine düşman…

Susması daha hayırlı oluyor.

 

Sustu fikirlerim, sorgulamıyor,

Eskisi gibi hararetle.

Mana arayışına son.

Her şey kabul…

Her şeye hay hay…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEK KAŞIK

“Tek kaşık

İki âşık”

Derdin  sen aşkımıza

Onun için mi birtanem

Tek kaşık getirirdin?

 

Küsünce bana

İkinci bir kaşık.

Çıkarırdın ortaya.

 

Aynı kaşıkla eritirdik

Çayımızın şekerini.

 

Tekti bizim aşkımız.

Onunla bağlardık hayatımızı

Onunla bağlanırdık.

 

Kaşık mı yok evde?

-Hayır, çok.

O kaşık yok mu

O tek kaşık.

O,  çay kaşığı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OLMASIN

 

Olmazsa olmasın…

Bizim sonumuz da mutlu olmasın.

Herkes mutlu olacak diye bir şey yok ki.

Biz de mutlu olmayalım.

 

Diktiğim ağaçlarım kurusun.

Meyve vermesin, kökü sökülsün.

Kurusun, yansın, kırılsın, olmasın…

 

Bize de aşk şarkıları çalmayıversin.

Nasibimiz ayrılıkla açılmış.

Olsun biz de gurbet türküleri dinleyelim.

Eğlencemiz,  neşemiz, huzurumuz olmasın.

 

Getirmesin postacılar haberini.

Duymak istemem, bir yerlerde

Gününü gün ettiğini.

Değil seni, değil sesini

Adını bile unuttum.

Hakkında konuşan, dinleyen, duyan olmasın.

 

Gözlerim kapılarda kalsın.

Gelen sen olma!

Gelme sen de gelme

İstemem!

Kalabalıklar içinde öleyim.

Senden başka gören olmasın.

 

 

 

 

 

 

ÖĞRETMENİM

 

Bilmesinler kıymetini

Ne çıkar?

Ben biliyorum.

Yetmez mi?

Hasan da biliyor, Elif de.

Yetim Ahmet de biliyor seni.

Önlük almışsın ona.

Önceki yırtıktı.

O söylemedi valla.

Ama biz anladık.

 

Övmesinler seni öğretmenim.

Var mı ki ihtiyacın?

Ben övüyorum seni

“Öğretmenim her şeyi biliyor” diyorum.

“O dediyse doğrudur” diyorum

Anneme babama anlatıyorum hep seni

 

Sevmesinler seni öğretmenim

Hor görsünler.

Yattığını söylesinler.

Ben görmedim yatarken seni.

Sesin kısılmıştı iyi hatırlıyorum.

Hastaydın belki

Solmuştu rengin.

Ama elinde tebeşirin

Oturmadın öğretmenim.

 

Görmesinler emeklerini öğretmenim

Ben gözlerimle gördüm.

Yanımda Veli vardı.

O da gördü.

Eski öğrencilerin miymiş, neymiş?

Kıskandık onları

Ne yalan söyleyeyim.

Güzel güzel arabalarından inip

Öptüler ellerini.

 

Çok para alıyormuşsun öğretmenim.

Öyle konuşuyorlarken duydum.

Hem “çok alıyor” diyorlar

Hem de “ben biriyle baş edemiyorum valla

Öğretmen iyi sabrediyor” diyorlar

Ayşe Teyze “Aman kaldırmaz benim başım” dedi

Sahi çok mu para kazanıyorsun öğretmenim?

 

Ne bildiysek, öğrendiysek öğretmenim

Senin sayendedir

Bilesin bunu

Sana böyle şeyler yazabiliyorsam

Okuma- yazma biliyorsam

Anlatıyorsam derdimi

Sen öğrettin

Sen öğrettim öğretmenim

Helal et ne olur

O ödenmez hakkını

Helal et

Helal et öğretmenim.

 

İlkokul Öğretmenim Hasan ULU başta olmak üzere tüm öğretmenlerime ve öğretmen arkadaşlarıma…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÜSKÜN

 

Kimseye değil

Ben kendime küskünüm

Öldüğüme sevinmesem bile

Doğduğuma küskünüm

 

İnsanlara bin değer

Verip güven sarsana

Kızamam, hiç kızamam

İyi niyetime küskünüm

 

Sevdiğimi çok sevip

Fazla değer yükleyip

Kalınca yüz üstü

Saflığıma küskünüm

 

Arayan soran hep ben

Dengelerken hayatı

Kırılmasın kimse diye

Dağılmışlığıma küskünüm

 

Anlatamaz kimse beni

Tarif edemez her yazı

Beni böyle sınırlayan

Şiirime küskünüm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİS

 

Sisler içinde görünen

Bu kavaklar, kuşlar,

Şu uzayan yol…

Var mı hakikaten?

 

Görünürün ardındaki

Görünmez beyazlık

Nereye çekiyor

Keserken soluğumuzu?

 

Zayıf ışıklı şu evin

Yaşar mı içinde insanları

Büyütür mü onlar da

Yaşama dair umutları?

 

Sorular gelir akla

Cevaplar firar eder

Sisler içinden geçen

Yalnız ben miyim?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YOKSUN

Geri geldi,  göçe giden turnalar

Bakarım sevdiğim içinde yoksun

Tane tane gözden akan damlalar

Silerim sevdiğim içinde yoksun

 

Sözlerim hep zehir hep zakkum bana

Tadarım sevdiğim içinde yoksun

Bal olur katran da cananla cana

Ölürüm sevdiğim canımda yoksun

 

Sana yazsam bin bir türlü şikayet

Kırılma n’olur hakkını helal et

Kalmadı ne anlayış ne feraset

Cahilim sevdiğim bilgimde yoksun

 

Sunsam bildiğim güzel sözlerimi

Arz etsem sana bütün dertlerimi

Utanır söyleyemem hislerimi

Yazamam sevdiğim yazımda yoksun

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AĞLADI

Duyunca gideceğini

Yollar ağladı

Seni göremeyen

Kullar ağladı

Güneş yitirdi ümidini

Sana dokunmaya hevesli

Yeller ağladı Bir gidişin oldu

Geçti aradan Günler, haftalar, aylar…

Tükenmek bilmeyen

Yıllar ağladı

Kurudu papatya

Soldu sümbül

Kanını akıtan

Güller ağladı

Gözyaşları çağlayıp taştı

Dağlara, tepelere ulaştı

Utandı yağmur

Seller ağladı

Söz kalmadı söylemeye

Bulamadı bir çare

Anlatmayı bilmeyen

Diller ağladı

Hep çağıran deli gönül

Anladı geç olsa da

Bıraktı beklemeyi

“Git”ler kaldı geride

Büktü boynunu “Gel”ler ağladı “Kal” lar ağladı

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜNYA

 

Alçaktır “dünya” dediğin

Gönlüne sen koyma onu

Temizlenmez bin yusan da

Kirletir hep, sevme onu

 

Tadı belki şeker gibi

Gelip geçer rüzgâr gibi

Vurulur hep şikâr gibi

Yalancıdır, vurma onu

 

Malla mülkle kandırırsa

Şan-şöhretle azdırırsa

Yemeklerle doydurursa

Aç kal, yeğdir; yeme onu

 

Bin hırs, bin haz, bin nimettir

Sabırsızdır, şükrü yoktur

Açtır, doymaz gözü çoktur

Verme selam, es geç onu

 

Yol gösterir, kapı açar

Ona gelen durmaz,  göçer

Bağlamaya fırsat arar

İnanma ha, duyma onu

 

Kandırır hep gözün boyar

Türlü türlü çorap örer

Giydirdiğin elbet soyar

Yanılıp da giyme onu

 

Bitmez hiç derdi-tasası

Kendi gurbet, yok sılası

Onu sevenin duası

Olmaz kabul, sevme onu

 

Durak yeri gibi düşün

Harman yeri gibi düşün

Savaş yeri gibi düşün

Hakir gör, küçük gör onu

 

Bu dünyanın altı vardır

Bu dünyanın sonu vardır

Bu dünyanın vakti vardır

Sonsuz sanma aman onu

 

Yalandır, yalancıdır o

Fanidir, geçicidir o

Durmaz ki kaçıcıdır o

Kıymeti yok, sayma onu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BELKİ DE
Belki de
Eski zamanlardan bir zaman içinde
 Çağırır buğusunda yanan bir âhın
Her gelen anlamasa da
Anlayanlar bilir ve gönülden
Döker salkım saçak
Günahlarını ve verir ansızın
Adanmış en temiz en taze günahlarını
Bilinmez giderken bilinmezlere uçar
Ortasında kalmış bir savaş meydanıdır hayat
Ve yaşanır hızla tüketilmek istenirken
Ama istemezken bitmesini
Kalıverir insan
Hiç tahammül edemediği kendisiyle
Dinler sesini
En uçarı zamanlara gitmek isterken
Doldurur durur içine nefesine
Dışına yalnızlık denen battaniyesini
Buluverir herkesin gittiği
Hiç kimsesiz ıssız kalabalıklara bakarken
Ve veremez bir anlam duyduklarına
Hızla geçen bir yük treninin altından
Düşmeye çalışır
Bitiremediği kâbuslarının kenar ve köşesinden
Yakar ayrılığı gitsin de gelmesin deyip
Beddualarla yakarır çalışır dönmeye geri
Biter gider
Tuz eker yaralarının en acılı yerine
Bir yardım bir istek bir şuursuz başıboşluk
Gibi kalıverir öylece
Benzetmelerin benzersizliğinden sıkılarak
Bir umut sıkar çeker tetiği
Nişan alınamaz sanılan
Boşlukların en boşuna
Ordadır işte orada
Belki de bir delinin içten gülüşünde
Ordadır şifreler saklanmıştır
Başıboş başıbozuk
Bilinmez
Belki de belki de

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLUĞUMA

     Nerede saklambaç oynayan çocukları görsem çocukluğuma döner o günleri yaşarım yeniden. Az oynanmış, hazzı damağımda kalmış çocukluğuma… Çocuk; her mekânda, her zamanda çocuktu. Şimdiki hâlime bakıp da çocukluğumu hayal etmeye kalkmayın. Ben bile inanamıyorum bu cüssede bir insanın çocuk olabileceğine.
       Bir köy çocuğuydum ben. Köyümüz ilçeye yakın fakat dağlara dönüktü yüzü. İnsanlarının hem yüzü hem karnı… Hayvancılıktı geçim kaynakları. Yörük köyüydü bu köy. Antalya’dan gelmişlerdi bu bodur ağaçlarla ve sert kayalarla örülü coğrafyaya. Kıl keçisi beslenirdi ekseriyetle. Bu köyde çocuklar aynı zamanda birer küçük çobandı. Babamın da kalabalık bir keçi sürüsü vardı. Biz davar derdik herkes gibi. Oğlakları gütmek bizim kaderimize yazılmıştı yaz günlerinde. O güzelim yaz günlerinde. O canım yaz tatilinde…
       Baharda keçiler oğlaklarını doğururdu hep birden sözleşmişçesine. Oğlakların doğum günleri birbirine çok yakındı. Günlerin uzamaya başladığı günlerdi. Okuldan koşarak eve gelir, yandan düğmeli –birkaçı koparak yerine aynısı dikilmemiş, düğmelerinin görünümü oldukça çirkin- önlüğümü ve yakamı fırlatıp İrfan’ı evinden çağırırdım. Kim miydi İrfan? İrfan komşumuzun tek oğluydu. Akrabamız da olurdu uzaktan. Çok özenirdim ona. Çünkü babası onu çoban olarak kullanmıyordu. Çünkü babasının keçileri yoktu. Babası cambazdı. İpte yürüyenden değil tabii ki de. Hayvan alır satar, araba alır satar. Üç tekerlekli motor alır, bazen de satamazdı. Aldığı arabayı olsun, motoru olsun evin önünde bin bir parçaya ayırır; saatlerce boş yere çalıştırır, motora sonuna kadar gaz verip kulaklarımızı sağır ederdi. Yakın arkadaşımdı İrfan. Anası ona hep yarım (fıtık) olduğunu söyler ve yüksekten atlamamamızı tembihlerdi. Ama ben onu hep bizim samanlığın damından atlatırdım. İyi bilye oynar, mahallede herkesi üterdi. Zehir adı verilen beş kuyulu bilye oyununda bir harikaydı. Toprağı eliyle pergel misali karışlar ve “dana gözü” adını verdiği o koca bilyeyle bizim bilyeleri saf dışı bırakırdı.
      Köy yeri çok tozlu topraklı olur fakat bizim köyün toprağında bir de keçi gübresi vardı. Üstümüz başımız perişan olurdu. O kadar çok bilye oynardık ki ellerimiz anamın deyimiyle yağır olurdu. Sürdüğümüz güllü vazelinler sızlatırdı ellerimizi. Kızlar da bizimle oynamak isteyince bilyeler bırakılır hemen saklambaca geçilirdi. Bunun için önce bir ebe seçmek lazımdı. Kızlardan birisi dudağını yuvarlar elini ağzına götürerek başlardı hemen sayışmaya: “ Ooooooo portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum, duma duma dum kır-mızı mum” Uyanıklar itiraz eder saymacının doğru hecelenmediğini söyler ve “Tamam tamam işte sensin ya ebe” gibi bağrışmalar ile ebe belirlenirdi. Çocuk oyunlarında gözü açık olmak önemliydi.
        Ebe, İrfangilin evinin önündeki büyük ve kalın yeşil renkli elektrik ağacına yumar ve sayardı. Ben, ebe olduğumda göz ucuyla bakardım kimin ne tarafa koştuğuna. Uyanıklar hızlı hızlı sayar arkadaşlarının saklanmalarına müsaade etmezlerdi. Bir gün o panikle ne yapacağını bilemeyen bir küçük çocuk, Hürü Teyze’nin bahçesinin yanındaki ısırganın içine düşmüştü. Oyun hemen bozuldu, herkes yardıma geldi. Çocuğunun ağladığını duyan anası koşarak gelmiş, önce sakinleştirmeye çalışmış sonra çocuğun ağladığına aldırmadan döve döve eve götürmüştü. Çocuğa hem vuruyor hem de ağlamamasını istiyordu. Garip bir çelişkiydi doğrusu. Zavallı çocuğun her tarafı mayalı ekmek gibi kabarmıştı. Daha sonraları ısırganın yenilebilen bir ot olduğunu duyunca çok şaşırmıştım hâlâ da şaşırırım. Böyle şeyler yaşansa da kalan sağlarla oyuna devam edilirdi. Ta ki emmimin kızı Medine bağırana kadar: “Davar geliyoooor” Hayda, oldu mu şimdi bu? Daha yeni başlamıştık oyuna. İnşallah bizimki değildir diye dua ederdim içimden. Gelen davar İsmet Emmimin çıkardı genellikle. Davarı erken getirir oğlağı bir an evvel emiştirmek isterdi. Bağırarak oğlanlarını çağırırdı. Oğlanları elleriyle sanki motor tutuyormuş gibi yapıp hayali motorlarını çalıştırmak ister, birkaç kere marşa basma ve motor çalıştırma sesi çıkararak ışınlanırlardı.
        Oyun üç kişinin daha gitmesiyle üç beş dakika kadar daha oynanmaya çalışılır, ertesi gün daha erken buluşulmak üzere sözleşilerek bırakılırdı. Galiba sırf bu sebepten doyamadım çocukluğuma. Oyunun sonunu hiç görememekten. Belki de kimse görmemişti sonunda ne olduğunu ya da insanlık var olduğu müddetçe gelmeyecekti sonu. Kim bilir?
        Sadece İrfan’ın akşam oğlak emiştirmek gibi bir derdi yoktu ve ona çok özenirdim. Bir de yazları oğlak gütmezdi. O güzelim yaz tatillerinde… Ya akşam çabuk olurdu bizim köyde ya da oyun oynarken zembereği çözülürdü saatlerin. Nerede saklambaç oynayan çocukları görsem çocukluğuma dönerim. Az oynanmış, hazzı damağımda kalmış çocukluğuma…

 

 

 

 

TEZAT

Aşkın, tezat bir bilmece;

Cahile sordurur beni.

İçim yanar, gündüz gece

Köz odum dondurur beni…

 

Âmâ görür, topal koşar;

Diri ölür, ölü yaşar;

Nasıl bir aşk gören şaşar

Canımdan bezdirir beni…

 

Ağulu aş, bala döner.

Azlar biter, bola döner.

Şeytan bile dine döner.

Hiç ile doldurur beni…

 

Cüceler olur koca dev.

Kurtlar, kuzuya olur av

Hep yalan, hep masal, hep sav…

Boşlukta gezdirir beni…

 

Boğar beni bir damla su,

Anlaşılmaz iş doğrusu,

Çalan kıyamet borusu,

En sondan başlatır beni…

 

Soytarılar sultan olur,

Zırvalıklar ferman olur,

Bu aşkı bir yakan olur,

Ateşler söndürür beni…

 

Divane, özünden geçer.

Yolcu konar, hancı göçer.

Zemheride çiçek açar.

Kalpsize sevdirir beni…

 

Kışlar biter yaza döner,

Tersler bile düze döner,

Kelam olup söze döner,

Şiirle yazdırır beni…

 

MUSTAFA METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YİĞİDİN ADI

 

Amcasına benzerdi Osman

Onun gibi tespih çekerdi

Ve iri taneliydi tespihi

Ve kundura giyer

Topuğuna basardı Osman

Kabadayıydı vesselam

 

Onu görenler selam vermek için

Eğerlerdi başlarını yere kadar

Ve koyarlardı ellerini

Yüreklerine

Ve başlarını eğerlerdi

 

Osman,

Koca Osman,

Deli Osman…

Yiğit namıyla anılırdı o zaman

Eskiden,

Çok eskiden…

 

Çoktu seveni Osman’ın

Bir o kadar da sevmeyeni

Düşmanı

Çoktu Osman’ın

Su uyurdu

Dost uyurdu

Ama düşman?

İşte o

Nöbetteydi

Ölüm gibi

Yılan gibi

Beklemekteydi.

 

 

Alacak verecek işi miymiş, neymiş

Çökmüşler bir garibe

Hain yılanlar

Osman da onları tokatlamış mıymış neymiş?

İşte o sebepten kin besler

Silah gezdirirmiş yılanlar

Yılanlar

Hain soyundan

 

Dar bir vakitte

Dar bir sokakta

Çevirmişler yılanlar

Osman’ın etrafını

Deli Osman’ın

Koca Osman’ın

Yiğit namıyla anılırdı ya

Osman’ın

Yiğit Osman’ın

 

Saldırmışlar üstüne

Çullanmışlar hep birden

Çöreklenmişler

Bir ona vurmuş yan yatırmış

Bir buna vurmuş kan getirmiş

Koca Osman

İşte ondan sonra

Delikli demir konuşmuş

Hepsi birden kurşun yağdırmışlar

Hepsi birden basmışlar tetiğe

 

Kızıl güller açmış

Osman’ın her yerinde

Tespihi elindeymiş

İri taneli tespihi

İşte o da kana bulanmış

Bir yiğidin kanına

Topuklarına bastığı kundurası

Çıkmış ayaklarından

Amcasını da vurmuşlarmış Osman’ın

 

Adı kalmış geride

Deli Osman Çıkmazı

Demişler o dar sokağa

Bir de ölüm zamanı

Doğum günü olmuş

O zaman doğan bebelere.

Osman vurulduktan

Bilmem ne kadar sonra

Doğanlar olmuş.

Adı varmış yiğidin

Yiğidin adı Osman’mış

Kabadayıymış vesselam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O GÜN

 

O günde durdu zaman

Kaç defa gidip geldi

Göçmen kuşlar bilmiyorum.

Kaç mevsim geçti kaç ay?

Bilmem kaç defa

Sevmeye çalışılmış insancıklar?

Sayısını bilmiyorum.

Küçük çocukların,

Küçük çocukları oldu.

Bir delisi vardı mahallenin

Bilmem kaç zaman önce kayboldu?

Soranlar oldu seni

Cevabım “bilmem” oldu

Uzun zaman önceydi.

Soranlar da görünmez oldu.

Saçlarım vardı bir zaman

Aklıma geldi.

Aynaya baktım

Baktım yoktular yerinde.

Buruşmuştu yüzüm.

Ne kadar zaman geçmiş?

Ne zaman yaşlanmışım, anlayamadım.

O günde durmuş zaman.

İşte o gün kaybetmişim kendimi.

O günde seni de.

İşte o gün durdu zaman.

Hatırlıyorum.

O gün ölmüştün.

 

 

 

 

 

 

BAHARDA

 

Bir türkü söyleme hevesinde gözlerin

Işıl ışıl parıldıyor sevinçten

Kırk ikindilerde ıslanıyor

Uzaklaşıyorsun, beklemeden…

 

Yollarda arıyorum seni

Bir umut bin meşakkat

Bir yerlerden sesin duyulur belki

Olur ya, gitmemişsindir.

 

Isıtan güneş değil saçlarındır

Beni böyle hapseden.

Böcekler bile sessiz yürür,

Uyanılır mı bilmem bu düşten?

 

Sarmaşıklar dallarda arar ellerini,

Bülbüller adını söyler kendince.

Bu buğu bu hafif rüzgâr

Sonsuz bir aşkı müjdeler…

 

En ağırı da ayrılığın

Vuslat denen sonudur

Bitiverir hayaller

Gerçek buzdan daha soğuktur.

 

Bir baharda bulmak seni,

Öylece kendiliğinden

Her köşeden çıkıversen

Mevsim geçmeden…

 

 

 

 

 

NİĞDE’DE AKŞAM OLUYOR

Niğde’de akşam oluyor

Yuvasına gidiyor kuşlar

Yavaş yavaş çekiliyor güneş

Düzlerde koşturuyor gölgeler

Niğde’de akşam oluyor

 

Asılırken Melendiz yamacına

Yaklaşıyoruz uçumların ucuna

Bacalardan çıkan duman

Işıklarla yarışıyor

Niğde’de akşam oluyor

 

Soğuk arttırıyor şiddetini

Daha bir sarılıyor insanlar umutlara

Zaman misali delik deşik yollar

Her yandan karanlık bürüyor

Niğde’de akşam oluyor

 

Bir bayrak inançla çırpınıyor

Ezanlara karışıyor çocuk sesleri

Bir yerlere sessizlik yağıyor

Karlar iyiden beyazlaşıyor

Niğde’de akşam oluyor

 

Bir bozlak çalınıyor kulaklara

Yanmış tenlerde çizgi çizgi

Zor aydınlanıyor sokaklar

Lambalar bir bir yanıyor

Niğde’de akşam oluyor

 

Niğde’de akşam oluyor

Boz yamaçlar ağaç özleminde

Dağlarda uluyan rüzgâr

Gönüllere gam salıyor

Niğde’de akşam oluyor

NASİHAT-2

Aşk gölüne soyun da gir

Dünyalıkla yüzemezsin

Bu âlemi gönülden gör

Can gözüyle göremezsin

 

Kuru toprağa can veren

Tohuma orman gizleyen

“Ol!” deyince oluveren

Hakk’a sır erdiremezsin

 

Gönül kırma dost olsana

Hakikate yol bulsana

Doğru yerde sen dursana

Yürümekle gidemezsin

 

Aşk deyince durur zaman

Yeryüzünde kalmaz mekan

Onu anlamaya imkan

Bul desem de bulamazsın

 

Bu ne garip bir bilmece

Akıl erir gündüz gece

Şiir yazsam hece hece

Okumakla çözemezsin

 

Âşık olan arif olur

Sırlar ona tarif olur

Kafiyeler redif olur

İki sözü dizemezsin

 

Çoktur benim günahlarım

Çoğalıyor hep ahlarım

Ağardıkça siyahlarım

Ölümü unutamazsın

 

Ortası yok hep kenardır

Zannedersin bir çınardır

Ömür ecele şikârdır

Elinden kurtulamazsın

 

Metli bu sözlerim sana

Ağlasan da kana kana

Affetmezse Yüce Mevla

Cennetine giremezsin

 

MUSTAFA METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YİNE YİNE…

 

Geldi işte hüzün demim

Ağlar gözüm yine yine…

Gitti gelmez gençlik çağım

Ağlar gözüm yine yine..

 

Bu dağlarda gül biter mi?

Kokusu canda tüter mi?

Bu dertler artık yeter mi?

Tazelenir yine yine…

 

Yârim gideli çok oldu

Hicrân, içimde ok oldu

Saçlarım da hep ak oldu

Ağarıyor yine yine…

 

Söndü, gözüm feri söndü

Ayrılığın mumu yandı

Hasret, ahlarıma kandı

Canım alır yine yine…

 

Görünüyor yolun sonu

Siliniyor rengin tonu

Hani gelmez idi hani?

Ölüm gelir yine yine…

 

Daha kaça vardı yaşım?

Musallaya değdi başım

Dikmişlerdi mezar taşım

Gömüyorlar yine yine…

 

 

 

 

ZORDUR ÖLMEK

Sözlerin kalır geride
Bir de “seviyorum” deyişlerin
Kuralsız bir keşmekeşte
Kalır arkada sevdiklerin
Yakası açılmamış bir aşkla
Kanla, tenle bütün bir inanmışlıkla
Tutarsın can damarından
Koyverirsen kaçacak olur
Koyamazsın
Zordur ölmek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VAAD

 

Bir mutluluk vaadi var yarınların

Bilinmezler arkasında

Uzaklarda bir yerlerde

Beklenirken yolları meçhul sevgilinin

Zaman uzar

Mekân kayar avuçlardan

Kulpu zayıf hayatlardan

Medet beklercesine

Çaresizdir yürekler

 

İçini dolduracak kadar mânâ

Teskinini arttıracak sabır

Dilleri yoracak çoklukta şükür

Ararsın karanlıklar içinde

El yordamıyla

Buldum sandığın

Başa döndüren yanılgılardır

Girdabında fırlatır ömrünü

Merkezkaçı odaksızdır

Yalpa yalpa savrulursun…

 

 

 

SON SÖZ

 

Verilmiş bir sözüm yok kimseciğe

Çeker giderim, durduramazsınız

 

HEDİYE


Söktüm adını dilimden acıtarak,

Koparttım sevgimin yeşeren dallarını.

Sevimli benzetmeleri aldım üzerinden,

Dökük bir hayat hediye ettim kendime.

 

 

 

ETİKET

Bir adı olsun bu işin

İster “mecnunluk” de ister “mutluluk”

Yanında olayım da varsın “deli” desinler

Her nesnenin üstüne yapışır bir etiket

 

 

 

AKRABALIK



Sebepler üvey

Acılarımız öz

İnsanız işte

 

 

ZAMANI GELDİ

 

Zamanı geldi

Seni çağırıyor mutluluk

Beni karanlık geceler

Zamanı geldi

Gitmelisin umut dolu yarınlara

Kalırsan benle

Saplanırsın çıkmazlara

Zamanı geldi

Gitmelisin artık

Bense beklemeliyim

Gelmeyeceğini bile bile

 

 

 

 

YANILGI

 

Zamandan tasarruftu benim aşkım

Sen, “sevmiyor” sanmıştın

Seni görmeye dayanmıyordu yüreğim

Sen, “gelmedi” saymıştın.

NİYE VAR?

Şarkılar seni söylemeyecekse niye var?

Niye var gözlerim, ellerim niye var?

Gelmeyeceksen eğer son kez

Saatler, takvimler niye var?

 

Son umudum sendin benim

Ekmeğim, aşım, hayalim

Harcadığım en büyük emeğim

Gidecekse boşa niye var?

 

Sensiz yarım kalır tüm düşler

Rüyalar birer kâbus

Hafakan olur üşüşürler

Uyku haram, gece niye var?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DURUM

Ayrılık şarkımın son nakaratında

Takılırdın öyle anlamsız

Öyle biçare kendiliğinden

Seni söylerdi hep dudaklarım

Hep seni anardım

 

Karışık saçların uçuşurdu

Beynimin en çıkmaz dolambaçlarında

Yol almayı becermezdim

Kalırdım öylece

Kalırdım köskötürüm

 

Umudum olurdun

Düşününce senli yarınları

Işıklar açtırırdın

Bir de sensizlik gelirdi aklıma

Yutardım dilimi lâl olurdum

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİMDİ DEĞİL

 

Gidersin elbet

O da olur

Gidersin bir gün


Ama şimdi değil

 

Aşkın da biter

Türkülerin de


Sen söylemeye devam et

Susarsın bir gün

Ama şimdi değil

 

Yarınlar bugünden aydınlık

Sevinçlerin şu andan çok

Olmaz bilmelisin

Üzülürsün mutlak

Ama şimdi değil

 

Hayat biter


Durur zaman

Yıkılır dünya

Ölürsün acele etme

Şimdi değil

Şimdi değil

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇANAKKALE

 

Sene, on beşiydi bin dokuz yüzün.

Her yerde keder, her taraf hüzün.

Bu kadar mânâsız, anlamsız sözün;

İçini sen doldur hey Çanakkale!

 

Sadece bir savaş, yalnız harp değil!

Üşüştü tüm düşman, yalnız Garp değil!

Namus davasıdır, yalnız darp değil!

Bahtımızı döndür hey Çanakkale!

 

Bu aziz milletin, kadim vatanın;

Muhkem kilidisin, açılmaz kapın.

Almaya çalışan imansızların,

Yüzlerine tükür hey Çanakkale!

 

Düşmanların dizi dizi dizilmiş.

Mezarların hep önceden kazılmış.

Kaderine kahramanlık yazılmış.

Bu akını durdur hey Çanakkale!

 

Nusret’in var, mayın döşer sessizce.

Askerimde tevekkül İsmailce.

Atılırken ateşe İbrahimce,

Yaralar gül olur hey Çanakkale!

 

Aleviler, Sünniler, Türkler, Kürtler…

Ali, Osman, Hasan, Veli, Mehmetler…

Kınalı kuzular, mertoğlu mertler!

Hepsi sende yatar hey Çanakkale!

 

Yaralı düşmanlara su verenler,

İnsanlığı dünyaya öğretenler,

Sende, toprağa gülerek girenler.

Cennete sen kaldır hey Çanakkale!

 

Neferlerim hep cennetten tanışlar.

Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar…

Tarih sizi her an her gün alkışlar.

Bu şan, ne şereftir hey Çanakkale?

 

Biliyoruz, Çanakkale geçilmez!

Türk, ölmeden vatanından çekilmez!

Künyene bundan başka şey yazılmaz

Senin adın “Zafer” hey Çanakkale!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DE HELE

 

Neler oldu senden sonra sevdiğim?

Yalan imiş meğer bütün bildiğim
“Doğru” diye hüküm verip durduğum
Doğru mudur eğri midir de hele!

 

Mecnun olup düştüm ıssız çöllere

Öldü sayın kefenleyin çullara
Yaşar iken koyun beni sallara
Ölü müyüm diri miyim de hele!

 

Riyası çok güvenemem kullara

Tamah etmem beş kuruşluk pullara
Deli diye düştüm dilden dillere
Akıllı mı deli miyim de hele!

 

Çaresi yok derman bilmez dertlerim

Her derdimi binle çarpar katlarım
Çok da geçmez aha burda çatlarım
Güçlü müyüm zayıf mıyım de hele!

 

Yazma ile anlatamam halimi

Boza ak demem kırsalar elimi
Sabredip tutamıyorum dilimi
Cesur muyum korkak mıyım de hele!

 

Metli der ki yalan fani dünya bu

Zıtlaşır akıl ile gönlün yolu
Olursan ol yalnız Allah’ın kulu
“Bunlara sen uyar mısın?” de hele

 

 

 

 

BİLMİYORSUN SEN
Dur daha dur
Nereye bu gitmeler
Daha seveceğim ben seni
Bilmiyorsun sen
Doymadım ki daha
Bin ömrüm olsa da
Zannetmiyorum
Kanayım sana

 Bekle ne olur
Bir adı olsun
 Böyle öksüz
 Böyle boynu bükük
Yaralı kalmasın
Bu sevda
Gideceksen bile
 Bu aşkla yaşanmaz
 Bilmiyorsun sen
Öldürür beni
Çok geçmeden

 Dilenciliktir belki bu yaptığım
 Belki de onursuzluk
 Ne dersen de
Sen yoksan eğer
Bir tarifi de olmayacak

Bu aşkın kaderi yalnızlık
Sonu hüsransa eğer
Bilmiyorsun sen
Doymadım ki daha
Sen yoksan eğer
Öldürür beni
Dur Ne olur
Bilmiyorsun sen

BİR GARİP
 
Bir Garip Görürsen
Pencerenin Önünden Geçen
Elleri Ceplerinde Üşüyorsa
Ben Değilsem De Ben Yerine Koy
Nerededir
Ne Haldedir Diye Bir Düşün
O Da Böyle Sefil Kimsesiz Derbeder Mi
Yüreği Bir Ateş Çemberi
Bir Köşede Ağlar Mı Sessiz Sedasız
Ağzından Çıkan Buhar Mı Hasretin İsi Mi
Zaman Geçip Gitmiş Mi Haber Etmeden
Ne Çabuk Yaşlanmış
Ne Kadar Erken Çökmüş
İnsan Takımı Adam Yerine Koymasa Da
Işıkta Durunca Bir Gölgesi Var
Bir Garip Görürsen
Pencerenin Önünden Geçen
Elleri Ceplerinde Üşüyorsa
Ben Değilsem De Ben Yerine Koy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEKTUP

Dün geldi gönderdiğin mektubun

Hıçkırıkla okudum
“Görüldü” yazarken üzerinde.
Yıkıldım bir daha bir daha…

 

Biliyordum seviyordun beni,

Değer miydi benim için ağlamana?
Nasıl üzdüm nasıl düşürdüm bu duruma?
Küfrettim kendime,
Düştüm cehennemlere.
Yakıldım bir daha bir daha…

 

Unuttum kuşların uçuşunu,

Güneşin doğuşunu,
Zamanın geçişini…
Unuttum kızımın gülüşünü.
Ar ettim suç ettim
Sıkıldım bir daha bir daha…

 

Mektubun bir kaçış penceresi,

Mekânlar içinde bir aralık.
Gönülden gelen bir nefes oldu.
“Bitecek” diye fısıldadı sonra
İşte o an hücrelere
Tıkıldım bir daha bir daha…

 

Babam da selam göndermiş

“Kendine iyi baksın” demiş
Kahırla konuşmuş anam.
Binlerce dertle
Karıldım bir daha bir daha…

 

Burada duvarlar soğuk,

Demirler soğuk,
Soğuklar içinde duygular soğuk…
Üşüdüm…
Mektubunu bastım bağrıma
Sarıldım bir daha bir daha…

 

Zindanlarda çıkmıyor sesim

Mutluluklar çok uzaklarda kaldı
Soyutlanırken hayatın içinden
Kendimden kaçarken
Hiçbir şey düşünüp hiçbir şey yazarken bile
Yoruldum bir daha bir daha…

 

Gecesi bitmeyen kara zamanlardan

Ölüm çıksın isterken her an
Öldürürken içimdeki her türlü benliği
Ölemedim, yaşadım,
Dirildim bir daha bir daha…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İYELİK

Yar, sevenin

Yol, gidenin
Kılıç, kuşananın
Yar, sevenindir…

Dil, bilenin

Söz, diyenin
Saz, çalanın
Yar, sevenindir…

Aşk, yananın

Su, kananın
Borç, alanın
Yar, sevenindir…

Mey, içenin

Çay, seçenin
Suç, kaçanın
Yar, sevenindir…

Dert, çekenin

Saç, dökenin
Gül, dikenin
Yar, sevenindir…

Kül, ateşin

Har, güneşin
Tat, yemişin
Yar, sevenindir…

Zor, hasretin

Kara, kasvetin
Kız, kısmetin
Yar, sevenindir…

Hal, soranın

Dost, yârânın
Matem, karanın
Yar, sevenindir…

Sal, tutanın

Sin, yatanın
Kin, yutanın
Yar, sevenindir…

Gün, zamanın

Ah, gümanın
Ses, kemanın
Yar, sevenindir…

Misk, amberin

Kaş, dilberin
Düğün, Kanber’in
Yar, sevenindir…

Yara, saranın

Ülkü, varanın
Can, verenin
Yar, sevenindir…

Sır, kırkın
Soy, ırkın
Şan, Türk’ün
Yar, sevenindir…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SUS

Yandı söndü yıldızlar
Milyon kere,
Veya
Çok…

Gelmedi bir haber
İyi kötü değil,
Hiç
Yok…

Takıldı peşi sıra
Hüzün katarına,
 Dolu bir
 Yaş...

 Hıçkırıklar koştu ardından.
Bir iç çekiş,
Ve bir daha…
Sonra?
-Sus!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SENSİZ

 

Buğulu akşamlar çağırıyor hayalini

Gün batımlarına hasret düşlerim

Görünmez olmuş tanıdık yüzler

Kuşlar Kaf Dağı kadar uzaklara gitmiş

 

Yorulmuş sözlerim seni çağırmaktan

Madem ki gelmeyeceksin

Haberin de gelmesin ve duymasın

Bu yollar, bu çarşı, bu sokak

 

Dağılmış dost meclisleri

Konu açılmaz olmuş sensiz

Bir kilit ağızlarda

Konuşmayı unutmuş lisansız kalan dudaklar

 

Saniyeler takılı kalmış akreplere

Bir kıpırtı belki süreksiz ve güçsüz

Ağlar şimdi yalnızlık

Şimdi ağlar sensiz sensiz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YOKSUN

Seni arıyor gözlerim boş kaldırımlarda

Veda eden trenlerin en ağır çığlığında
Çıldırırken hayallerim seni görme hevesindeyken
Yoksun…

 

Zor tutuyorum bendeki seni

Her an kopmak istiyor benliğimden
Bir delilik anında kendimi vurmaktan korkuyorum
Yoksun…

 

Ayrılık yine siyah giyinmiş koşuyor sokaklarda

Hep birbirine benziyor insanlar
Ceplerimde ellerim titriyor içim
Yoksun…

 

Zamanın çarkı biraz daha ayırıyor bizi

Önce gözlerin siliniyor beynimden
Saçların kayboluyor ardı sıra
Yoksun…

 

Bulutlar üstüme yıkılacak kadar yakın

Evler sıkıyor sakinlerini
Tutsak ediyor verdiğim sözler
Yoksun…

 

Neden böyle oldu diye sorarken kendime

Cevap vermiyorum bekletiyorum öylece
Belki de sendedir cevaplar ama
Yoksun…

 

Sonsuza kadar olmasa bile

Uzunca bir zaman, bir ömür mesela
Düzelmeyecek bu hayat
Yoksun…

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MİLLİ BİR EĞİTİM İÇİN- ÜMİT SİVRİKAYA

BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KARŞILARKEN

ERHAN EROĞLU YAZILARI (2012-2016)