MUSTAFA METLİ ŞİİRLERİ (2012-2017)
HENÜZ
Kısa bir sonbahar gününde tutulurken sana
Nerden bileyim aşklarında kısaldığını
Batarken ufukta bir akşam güneşi
Arabesk hüzünler dolaşıyor yollarında
Her yer kızıla keserken, kesilirken sesler
Sen büyüyorsun içimde
Üşünecek zamanlar başlamamışken henüz
Yeni bir tiryaki hevesinde
Seni doldurmak ciğerime
Gayretim seni doldurmak içime
Yarım yamalak, yamalı gönlüme
Mustafa METLİ,"Gayretim seni doldurmak içime" dedi.
SEN GİDİNCE
İnsanı yıkan, yaşadıkları değil;
Yaşayamadıklarıymış sen gidince anladım.
Sen gidince anladım:
Daha en güzel sözlerimi söylememişim.
Doya doya yaşamamış, yaşatamamışım.
Hep eksik, hep yarım, hep…
Bitmemiş aldığım kitaplar, okumamışım çoğunu
Seyredilmemiş filmler, dinlenmemiş arşivler…
Eksik yaşamışız, hep eksik; sen gidince anladım.
Sen gidince anladım:
Yemeğe tat veren tuz değilmiş
Evimi aydınlatan, içimi ısıtan şey
Senmişsin meğer, anladım!
Anladım, iş işten geçtikten sonra
Paralasam kendimi ne fayda?
Her şey boş, her şey, hep…
Anladım evet
Ağladım, hem de çok
Bunlar dilimden dökülenler sadece.
Yürekte kalan ise tıpkı yaşadığımız hayat gibi
Hep eksik, hep yarım ve boş…
Mustafa METLİ, "Her şey boş her şey eksik, sen gidince anladım" dedi.
YALNIZLIĞIM
Tüm sesler kesilince
El ayak çekilirken sokaklardan
Başlar benim yalnızlığım.
Sarar etrafımı,
Doldurur senden kalma yetim boşlukları
Gecenin en koyu karanlığı gibi
Her yerdedir yalnızlığım.
O gelince kimsecikler konuşmaz.
Ve konuşturmaz beni de
Çeker tüm perdeleri
Yorgan olur örter üstümü
Çok üşütür, çok üşütür beni yalnızlığım.
Hayallerimi, umutlarımı ve heveslerimi
Bir bir getirir aklıma
Düşündürür beni durmadan yalnızlığım.
Kelepçeler takar ellerime, prangalara vurur
Atar en kör zindanlara, işkence eder
Başımda bekler, gitmez benim yalnızlığım.
Nefes gibi, can gibi
Damarımda dolaşan kandır o.
Her yerdedir ve aslında hiçbir yerde
Vardır o bilirim
Delirtir beni, kimselere görünmez yalnızlığım.
Varıp gitmez kovsam bile
Kapıdan çıksa bacadan girer.
Yüzsüzdür, sadıktır yalnızlığım.
Mustafa METLİ, yalnızlığa dem vurdu.
EVVEL KENDİNE ÖNCE KENDİNE
İnsanın kâmili olmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Aşkın deryasında yüzmek istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Uçmaklara her dem varmak istersen
Havzın Kevser’inden içmek istersen
Yolun Sırat’ından geçmek istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Hakk zât-ı cemâlin görmek istersen
İlahi rızâyı almak istersen
Halk gözünde hoşnut olmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Ferhat gibi dağlar yarmak istersen
Mecnun gibi çöller geçmek istersen
Kerem gibi aşkla yanmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Hakk yolunda âşık olmak istersen
Serden geçip canın vermek istersen
İlahi menzile varmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Mustafa METLİ
01/05/2012-05.20
GİDİYORUM
Ayrılık tuttu ellerimden benim
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Vakitsiz gelse de gidişim benim
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Çıkmam yollarına, bekleme beni
Gelmem kollarına, yoklama beni
Girmem yüreğine, saklama beni
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Unutursun elbet, unutmam deme
Senden başkasını sevemem deme
Tek başıma yalnız kalamam deme
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Arkamdan ağlayıp intizar etme
Üzüp de kendini perişan etme
Her yerde arayıp kolaçan etme
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Ayrılmak bizim kaderimizde var
Bu son her sevenin yazısında var
Bir Fatiha oku mezarıma var
Gidiyorum sevdiceğim, hoşçakal...
Mustafa METLİ
ÇOCUKÇA
Hem kaleci hem oyuncu sevdalar yaşanırdı o devirlerde
Üç korner bir penaltı ederdi
Ofsayta düşülmezdi hiç kalenin önünde beklense de
Taş üstü giden aşklar gol değeri taşırdı
Kaleden kaleye gol olmazdı
Kafana esip gidilemezdi sevdalardan
Herkes kuralına uyardı oyunun
Kimse kırmızı kart görmezdi
Zaten kimsenin bir kartı da yoktu gösterecek
Çocukça davranırdık ama çocuk gibi davranmazdık
Saklambaç oynarken bütün ebeler bakardı göz ucuyla
Ama kimse hemen gelip bulmazdı seni
Etik davranılırdı ahlaksızca bir ahlakla
Şimdi o ahlakı bulana aşk olsun
Çok bilmişle hiç bilmiş makamındaydık
O zamanlar birkaç mızıkçı, oyunbozan vardı
Bugün herkes o gruba dahil, başları da sen!
Renkli bilyeler çarptığında biri diğerine
Ötekini fırlatır uzağa atardı
Tıpkı hayat gibi
Ütülenler çeşitli mazeretlere sığınırdı
Ama sonuç değişmezdi
Acı gerçekler görülmeye o zaman başlandı
O zamanlarda arılı silgiler vardı ve çok güzel kokardı
Bugün hiçbir şey kokmuyor öyle
Hafta sonu çizgi film izleme arzum gibiydin
Şimdiyse hayat, Pazar Konseri gibi sıkıcı
Koştursak sen o yana ben bu yana
Kan ter içinde kalsak
Dışımız kirlense
Ama içimiz hep temiz kalsa
Mustafa METLİ-06/05/2012
SOR
Ne kadar bekledim bir bilsen seni
Bekleme, haydi sen de yıllara sor
Giydim demir çarık aradım seni
İnanmazsan şu tozan yollara sor
Defalarca öldüm senin uğrunda
Musallaya, mezara, sallara sor
Kokun umdum seherlerde, tanlarda
İnanmazsan şu esen yellere sor
Koklamadım, bakmadım bir çiçeğe
Laleye, menekşeye, güllere sor
Sensiz bir damla düşmedi gönlüme
İnanmazsan şu kuru dallara sor
Yokluğunda çalamadım sazımı
Bağlamaya, mızraba, tellere sor
Gözyaşlarım doldurdu ırmakları
İnanmazsan şu coşan sellere sor
Kalmadı ki söylenecek hiçbir söz
Lügate, şiirlere, dillere sor
Bırakmadım, baktırmadık kem bir göz
İnanmazsan şu açan fallara sor
Bir gün olsun uyumadı gözlerim
Yastığa, yataklara, çullara sor
Neler geldi neler, başıma benim
İnanmazsan şu zalim kullara sor
12/05/2012
Mustafa METLİ
SEN GÜZEL
Aşkın benden içeri
Her dem vurur hançeri
Yok canımın neferi
Vuramazsın sen güzel
Gör ki her an yanarım
Işık vermez fenerim
Hayat denen çınarım
Kıramazsın sen güzel
Mecnun bilmez sırrını
Ferhat yarmaz bendini
Aşk denen bu düğümü
Çözemezsin sen güzel
Varmak için pervane
Arar durur bir çare
Ateş denen kor hare
Yanamazsın sen güzel
Mustafa METLİ 12/05/2012
verme bana sevgini
cebim delik, taşıyamam
verme bana sevgini
pabuçlarım yırtık, sökük
koşamam, koşuşturamam
verme bana sevgini
zayıfım gücüm yok
kırar dökerim
düşürürüm çamurlara
kirlenir, toz olur
verme bana sevgini
mendilim yok
ağlatırım, silemem
verme bana sevgini
giderim, gelmem
gelemem bekletirim
verme bana sevgini
inat etme ne olur
tanımazsın sen beni
vefasız olurum
âh edersin
âhın tutar
tutamam ellerinden
verme bana sevgini
anla ne olur...
git!
verme sevgini
taşıyamam, kaybederim
üzülürsün
üzülürüm...
mustafa metli
TAZE BİTTİ
O sizin dediğiniz sevda taze bitti
Bulunmaz bu saatte
Kapattık kalplerimizin kepengini
Kusura bakmayın açamıyoruz
Sonra buralar yol oluyor kardeşim
Her geçen bi uğruyor…
O sizin dediğiniz sevda taze bitti
Bulamazsınız bir daha
Üretmiyoruz artık özel yapmıştık
Bilemediniz değerini
İstemeyin boşuna tadı kaçtı
Artık yenmiyor…
O sizin dediğiniz sevda taze bitti
Ve bize ayrılan sürenin sonuna geldik
Tekrarımız yok üzgünüz
Israrcı olmayalım lütfen!
Şu kalbin önünü bi açar mıyız?
Kırıkları süpüreceğiz…
DELİCE
Ben korkarım yüksekten
Hep atlamak gelir içimden
Girdap olur içine çeker korkular
Kenarlarda gezemem
İçimden hep atlamak gelir
Ben korkarım yüksekten
Atlayıvermekten korkarım en çok
Bitsin diye bu korku
Atlamak gelir içimden hep
Ve yaklaşamam kenarlara
İçimden hep atlamak gelir
Ben korkarım yüksekten
Düşüp yok olmak gelir aklıma
Çarpsam ne olur yere?
Ve atlamak gelir içimden
Korkarım yaklaşamam kenarlara
İçimden hep atlamak gelir
Ben korkarım yüksekten
Çarparken yere acı duyar mıyım?
Ve kaybolur mu korkular?
Gölgeme yapışınca karanlık olur muyum?
Tutunabilir miyim gölgeme?
Onun için yaklaşmam
Yaklaşmam hep uzak dururum
Delice değil mi?
İçimden hep atlamak gelir
Mustafa METLİ
BEN HER ŞEYİ AŞK ANLADIM
Aşkımı büyük tuttum
Seneye de seversin diye
Ama sana olmadı
Sen hep ökçesine bastın
Aşkımı büyük tuttum
Rahat rahat yaşayalım diye
Sana dar geldi
Aşkımıza sığamadın
Aşkımı büyük tuttum
İkimizi de doyursun diye
"Tadı tuzu yok" dedin
Çöpe gitti güzelim aşk
Aşkımı büyük tuttum
Şampiyon biz olalım diye
Renklerini beğenmedin
Rakip aşkı destekledin
Bu aşk ne tuttuysa ödeyeyim istedim
Sana aşk masrafı olmasın diye
Hayret ona itiraz etmedin!
Hep ben ödedim aşkın hesabını
"Bir aşk tut kendine, boş gezme" demiştin
Çalıştığım aşkları beğenmedin
Anlamıyorum ki neden böyle yapıyorsun? Ne diye?
Yoksa ben her şeyi aşk mı anladım?
KUŞ GÖZÜ
Kuş gözünde özgür
Yılan zehrinde tutsak
Hayat yollarda kalır
Kahır en ağır küfür
Ne giden geri gelecek
Ne gelecekten haber var
Her şeyden bî-haber
Yolda giden karartı
Uzun kış geceleri
Gelmek bilmeyen uykular
Sersefil bir gamsız
Cama vuran ay ışığı
Çaresiz bir bekleyiş
Bekleyişte yoruluş
Bahar olmuş güz olmuş
Açılmayan umutlar
Âna saplanan bir zaman
Kucağında oyuncak
Pili bitmiş hayatın
Sonu gelmez varlığı
Kuş gözünde özgür
Ne giden geri gelecek
Uzun kış geceleri
Çaresiz bir bekleyiş
Âna saplanan bir zaman
Sonunu bilmeyen bir insan
Mustafa METLİ
SENİ BULMAK...
Gurbetten sılâya gider gibi koşmak,
Seni bulmak...
Karanlıktan nura doğmak,
Seni bulmak...
Yolunu yitirmişin menzile varması
Çölde suya kanmak gibi,
Seni bulmak...
Bilmediğin suâli hatırlamak gibi
Fakirin, evine ekmek alması gibi
Amansız dertlerden kurtulmak,
Seni bulmak...
Bitmeyen kâbustan uyanmak
Ana kucağında bebek
Baba ocağında çocuk olmak
Seni bulmak...
Kafesten kaçıp havalanmak gibi
Ağaç gölgesine sığınmak
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak,
Seni bulmak...
Kimsesizliğinde kimsen olması
Hâtırı sorulmayan ihtiyarken
Elinin öpülmesi gibi
Cennette olmak gibi
Seni bulmak...
Yoklukta var olmak
Varlıkta boğulmak
Seni bulmak...
Seni bulmak...
HASTANE ODALARINDA
Zaman, durmuş dinleniyor
Hastane odalarında
Kiminin oğlu olmuş
Kiminin kızı kızanı
Kiminin anası ölmüş
Basmış feryâdı figânı
Yelkovanı akrep sokmuş
Akrep ise mengenede
İlerlemiyor zaman
Hastane odalarında
Kimimiz hasta olmuş
Şifa bekliyor
Kimimiz hastayı
Rahatsız sadece hasta değildir
Hastane odalarında
Uzaktan bir siren başlıyor çalmaya
Giderek yaklaşıyor sesi
Çığlığı can yakıyor
Duyan kulaklarda.
Beyinde bir uğultu
Yürekte bir sıkkınlık başlıyor
Sesler duyuluyor
Hastane odalarında
İlaç, serum, alkol kokusuna
Kolonya, portakal, elma
Kokuları karışıyor
Hastane odalarında
Herkeste bir aciliyet
Damar yolu, hayat yolu
Yüzlerde ise asabiyet
Bazen sevinçle sarmaş dolaş bir bekleyiş
Duygular karışıyor
Hastane odalarında
EVVEL KENDİNE ÖNCE KENDİNE
İnsanın kâmili olmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Aşkın deryasında yüzmek istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Uçmaklara her dem varmak istersen
Havzın Kevser’inden içmek istersen
Yolun Sırat’ından geçmek istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Hakk zât-ı cemâlin görmek istersen
İlahi rızâyı almak istersen
Halk gözünde hoşnut olmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Ferhat gibi dağlar yarmak istersen
Mecnun gibi çöller geçmek istersen
Kerem gibi aşkla yanmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Hakk yolunda âşık olmak istersen
Serden geçip canın vermek istersen
İlahi menzile varmak istersen
Evvel kendine bak önce kendine
Mustafa METLİ
01/05/2012-05.20
HAMAL MEHMET EFENDİ
“Hamal Mehmet Efendi”
Herkes onu böyle çağırır.
Fakir mi?
Hem de nasıl…
İzbe bir gecekonduda yaşar.
Yaşamak denilir mi buna?
Denmese de yaşar işte…
Dilinde hep “şükür” vardır.
“Şükür, buna da şükür…”
Babası çocukken ölmüştür.
Gördüyse de hatırlamaz.
Anası ise yaşlı hem de yatalak.
Karısı da ölmüştür birkaç sene önce…
Üçüncü kızını daha bebekken
“Ayrılık hediyesi” olarak bırakmıştır
Hamal Mehmet Efendi’ye
Evet, “Hamal Mehmet Efendi’ye”
Çünkü herkes onu böyle çağırır.
Zayıftır, çelimsizdir
Hamal Mehmet Efendi…
Nasılsa güçlüdür fakat hem de azimli.
“Ya Allah” deyince
Dünyayı sökecek sanırsınız yerinden.
O hep “Ya Allah” der.
O’na dayanır, O’ndan medet alır.
Yüzündeki çizgiler derindir.
Hamal Mehmet Efendi’nin.
Hayat yüzünde derin derin açmıştır çizgilerini…
Yaşı daha kırk dokuz
Elli bile değil…
Gören yetmişlik sanır
Hamal Mehmet Efendi’yi
Patron bağırınca hamallara
İlk o gider.
Hem de koşarak,
Hem de uçarak...
Nasıl koşmasın?
Sonunda ekmek var,
Sonunda hayat var…
Hayat denir mi buna?
O, hep “şükür” der.
“Çok şükür, buna da şükür…”
“Senin mi ulan sanki taşıdıkların?
Biraz yavaş taşı” der arkadaşları
Evet onun.
Bütün yükler onun.
Hayat kocaman bir yük ve bütün yükler onun.
Taşınır mı bunca yük?
Geceleri sızlar kemikleri.
Nasırlı elleri hem kaskatı kesilir.
Sabaha kalkamayacağım sanır.
Evdekileri düşünür, aç boğazları düşünür.
Düşünür hem de ağlar.
Ağlar Mehmet Efendi.
Pardon, “Hamal Mehmet Efendi”
Çünkü herkes onu böyle çağırır.
MUSTAFA METLİ- SEYDİŞEHİR
NEREYE?
Nereye gidiyorsun ey sevgili?
O yolun sonu ayrılığa çıkar.
Gitme! Allah'ın aşkına dön geri.
Gözyaşım sel olur, setleri yıkar.
Nereye gidiyorsun ey sevgili?
Kalbinde beni de götüreceksin
Kaçabilecek misin sanki benden?
Sevdam, ateş olur; külleri yakar.
Nereye gidiyorsun ey sevgili?
Unutacak mısın gittiğin yerde?
Azıcık için sızlamayacak mı?
Yüzüm, şimşek olur; gözünde parlar.
Nereye gidiyorsun ey sevgili?
Gitmekte bu kardar ısrarlı mısın?
Tamam olur git. Haydi git. Git ama...
Gitmeden içimdeki seni çıkar!
OĞUL
Sen uçup gittin şimdi cennete
En yüksek mertebeye erişip
Bizse burada sensiz,
Kimsesiz kaldık oğul!
Şehitlik ki peygamberlikten sonra gelen
Şehitlik ki peygamberler bile ölürken
Sen asla ölmeyen
Mertebedesin oğul!
Allah emrederken,
“Ölü” dememizi yasaklarken
Söyle, söyle kim sana
“Öldü” diyebilir oğul!
Bu vatan, bu bayrak, bu millet uğruna
Bedenin girse de kefensiz toprağa
Nimetlerin en yücesinde
Rızıklandırılıyorsun oğul!
Sen gidince yetimler bıraktın ardında
Ağlayan bir eş, dost, ana-baba
Şimdi en kutsal sancağın altında
Beklemedesin oğul!
Ne kadar ağlasak sönmez bu yangın
Dışımız yaşasa da içimiz baygın
Tüm milletin gönlünde
Özlenmedesin oğul!
Seni vuran katil niye vurdu, bilir mi?
İmansız itlere “leş”ten öte bir şey denilir mi?
Susuz, imansız gitti leşler ne sanıyorsun?
Sen şimdi Kevser’ e kanıyorsun oğul!
Her nefis ölümü tadıcı biliriz de
Sen ŞEHİT oldun görürüz de
Senle giden arkadaşın beşten az ise
Haber yerine bile konulmuyorsun be oğul!
Not: Edebi kaygı güdülmeden yazılmıştır.
DEĞİL!
Sözlerle konuşmalı insan
Sözcüklerle değil!
Toplarla olmalı savaş
Boncuklarla değil!
Eğer edilecekse
Kavga mertle edilmeliKancıklarla değil!
Ummanlarda boğulmalı adamGidip de
Gölcüklerde değil!
Sahralarda kaybolmalı
Âşık olan
Kumcuklarda değil!
Ve…Ve varacaksa yol
O’na varmalı
Kulcuklara değil!
Mustafa METLİ
NE VEDALAR BİTER NE MERHABALAR
Ne vedalar biter ne merhabalar
Her şey burada bitti zannetme!
Zaman birini bitirir, başlatır diğerini
Ne vedalar biter, ne merhabalar…
Ölürken bir dede son nefesinde
Yeni doğan torununu sevme hevesinde
Bebek de öğrenir bir gün
Ne vedalar biter ne merhabalar…
Ölü duran tohum hayata gebe
“Yeşerdim” sanan yaprak solmaya aday
Bu devran böyle peşpeşe her şey
Ne vedalar biter ne merhabalar…
Hangisi önce ölüm mü doğum mu?
Hangi sırada yaşanır hayat?
Ayrılık tanışmaya dâhil mi?
Ne vedalar biter ne merhabalar…
Doğduysan öleceksin bu kaçınılmaz
Yeter ki bunu bir son görme!
Asıl şimdi işliyor saat
Ne vedalar biter ne merhabalar…
Zor iştir bu, anlaşılmaz bir durum
Herkes getirir kendince bir yorum
Belirlenmez varlık çemberinde konum
Ne vedalar biter ne merhabalar…
Mustafa METLİ, "veda zor ve anlaşılmaz bir durumdur " dedi.
GURBET TÜRKÜSÜ
Bir gurbet türküsü tuttur
Sarılıp ağlaşalım
Ayrılıp ağlaşalım
Akşam oldu dost bulamadık diyelim
Yatacak yerimiz de vefalı yârimiz de yok diyelim
Bir gurbet türküsü tuttur
Oturup ağlaşalım
İstanbul’u mesken mi tuttun diye başla söze
Bir şey söylemeden kalalım öylece
Sonra bir küfür bir küfür daha…
Kalalım öylece
Bir gurbet türküsü tuttur
Hıçkırıp ağlaşalım
Gurbeti ben mi yarattım de
Bilinmezlikler içinde savrulalım
Ah bu gurbet zalım gurbet
Ağlatırsın adamı diyelim
Ağlayalım böylece
Bir gurbet türküsü tuttur
Dövünelim ağlaşalım
Hastane önündeki incir ağaçlarından
Ölüsü kaybolmuş garibanlardan dem vuralım
Sılayı özleyip
Düşünelim öylece
Bir gurbet türküsü tuttur
Turna kanadında yârin hayalini
Kara tren düdüğünde
Sevgilinin soluğunu duyalım
Bir gurbet türküsü tuttur da
Doya doya, kana kana ağlaşalım
Ağlaşalım ağlaşalım…
Bir gurbet türküsü tuttur dostum
Sinemizi döve döve ağlaşalım…
Bir gurbet türküsü tuttur
Gurbet elde bir hal geldi başıma de mesela
Mevla’m Kerimdir diyeyim ben de
Teselli vere vere ağlaşalım
İçimizi çeke çeke ağlaşalım
Bir gurbet türküsü tuttur dostum
Bir gurbet türküsü tuttur
MUSTAFA METLİ
TEKRAR TEKRAR
Tekrar, tekrar içinde seni tekrar eder dilim
Dilim dilim incelir
Tesbih tesbih seni anar
Tekrar tekrar…
Tekrar tekrar…
Azar azar …
Azar yaralarım.
Tekrar tekrar sökün eder gözyaşlarım.
Teker teker çileler
Sıra sıra sıralara dizilir
Yavaş yavaş geçse de zaman
Zaman zaman hızlanır
Hızlı hızlı biter ömür
Çift çift nöbet tutar acılar
Acı acı çığlıklar uçuşur
İçin için ağlamaklı
Senin için içim sızlar
Sızım sızım
Ve sızar kanım
Ben seni anbean anarım
Tekrar tekrar…
Tekrar tekrar…
KALDIR BİZİ ALLAH’IM!
Senden yine sana, yalnız sana sığınırız Allah’ım
Gidecek, çalınacak bir kapımız yoktur Allah’ım
Günahlarımız misli misli hatalarımız sayısız
Ama biliriz ki affedecek tek sensin Allah’ım
Senin rahmetin engin denizlerden de geniş
Bir bardak su çıksa eksilir mi deniz?
Biz bize zulmederiz sen bize zulmetme Allah’ım
İnsanız, azgınız, nankörüz, tembeliz…
Şükürsüzüz, sabırsızız, doyumsuz…
Senden uzak düştü kalplerimiz
Boşluğu heva-heves, dünya, mal-mülk
Doldurmadan sadece senin aşkın doldursun.
Sen varsan; dert yok, keder yok, zor yok
Yokluklar içinde bırakma bizi
Sen yardımcı olarak yetersin bize
Biz uymadık emirlerine zelil olduk, rezil olduk
Kâfirlerin her türlüsü, her yerden üstümüze gelmekte…
Yere düştü yüzümüz turab olduk, toz olduk
Sarılmadık ipine en kör kuyulara uçtuk
Bu karanlık uykumuzdan, bu gafletten
Ölü toprağımızı silkele üzerimizden
Karabasan hareketsizliğimize bir son ver!
Önce bize iman, önce iman, sağlam bir iman ver Allah’ım
Kılı kıpırdamazlardan eyleme, neme lazımcı etme!
Biz kardeştik, biz bir vücuttuk hani?
Kalp ağrırken göz yaşarmaz mı?
Gözümüzü aç, gören gözler ver bize
Biliriz parlayacak yıldız ancak İslam’ındır
Yıldızımızı parlat, hilalimizi nurlandır.
Yeniden bizi bayraktar eyle bu dine.
Bir fermanımızla gavurlar yerin dibine girsin!
Tir tir titresinler, akıllarına gaza meydanları gelsin!
Önce bizim aklımız başına, gönlümüz sana gelsin Allah’ım
Bu hallerde bırakma bizi Allah’ım!
Bizi kendimize döndür, özümüze döndür!
Bizi bize, istikametimizi sana döndür!
Kalplerimiz ancak seni ansın, dilimiz ancak söylemek için dönsün adını.
Firavunların saltanatı, küffarın hükmü çöksün artık.
Sen dinini yüceltensin
Kaldır bizi, kaldır düştüğümüz yerden Allah’ım!
HAYAT KISA
Hiçbir günde güneş,
Bugünkünden parlak doğmayacak.
Hiçbir zaman bir gün,
Daha uzun olmayacak.
İleride, şimdiden daha
Dertsiz olmayacaksın.
Zannetme, her şey
Günlük güneşlik olacak.
Zannetme, her yer
Gül bahçesine dönecek.
Savaşlar bitmeyecek mesela
Açlık da kaybolmayacak asla…
Sana değer verenler
Bugünden çok olmayacak.
Farkındaysan, tik taklar
Peş peşe koşuşturmada…
An şu andır bunu iyi anla.
Ne yaşayacaksan şimdi yaşa.
Plan yapmadan yaşa,
Zira hayat, ertelenemeyecek kadar kısa.
EN ÇOK BEN ÖZLEYECEĞİM
Uzadı yollar gidilmez artık
Saplandık aşkın batağına
Zor olacak bilirim, zor olacak…
Ve en çok ben özleyeceğim.
Hasret çekeceğiz nefes nefes
Çaresizlik ya bir kapan,
Ya kırılmaz bir kafes olacak.
Gecelerce seni sayıklayacak
Ve hep seni söyleyeceğim
Türkü türkü çağıracağım adını
Rüyalar da yaramayacak işe
Bir an olsun canlanmayacak yüzün
Bir kuyruklu yıldız hızında kaybolacak
Kaybolmaz sandığımız geçmişimiz
Hüzzam bestelerden umacağım teselliyi
Hüzün hüzün sızlayacak içimiz
İçimiz dışımız ayrılık olmuş
Ve en çok ben özleyeceğim.
GİZLİ SIR
Gizli sırdır bu aşk
Sırça köşkler içinde
Küpüne de zarar kendine de
Varlar yoklar içinde
Koşuşurlar yürekten
Kırıp da zincirini
Kör kuyularda yankılanır
Çanlar çınlar içinde
Alabora olur gönül
Gam kederle bir olur
Şişelere dolar sonra
Canlar kanlar içinde
Çözmek zor bu bilmeceyi
Anlamayı deneme
Çıkmaz olur sokaklar
Sağlar sollar içinde
Kazananı olur mu ki
Rakip olsak kendimize
Sonu baştan belli zaten
Zarlar zorlar içinde
Hiçbir yere varamazsın
Umutlanma boşuna
İster bekle istersen koş
Hanlar yollar içinde
Mustafa METLİ, sırları aşikar eyledi.
SANKİ
Sanki seni hiç sevmemiş
Hiç ağlamamışım sanki
Yollarını gözlememiş
Hiç beklememişim sanki
Birbirini tanımamış
İki uzak yabancıymış
Ucu güllü tabancaymış
Vurmamışsın beni sanki
Seni sevmek benim kârım
Açmaz oldu gül-i zarım
Yanar yanar tüter harım
Yakmamışsın beni sanki
Bunlar yalan ben uydurdum
Sen masumdun ben kandırdım
Zırdeliliğe vurdurdum
Çıldırtmadın beni sanki
Hem ağladım hem inledim
Kendi kendimi dinledim
Bir derdimi bin eyledim
Mahvetmedin beni sanki
Dertlenmezsin gülmek çok hoş
Sana göre bunlar bomboş
Aşk içinde aşktan sarhoş
Görmemişsin beni sanki
Ölüm gerçek hayat yalan
Söz verirdin bazı zaman
“Unutamam seni inan”
Unutmadın beni sanki
BUNA NE DİYECEKSİN?
Sen, gittin belki buradan.
Gözlerimde hayalin kaldı tek.
Onu da alamazsın ya benden!
Buna ne diyeceksin?
Mevsimlerim hep kış oldu.
Bahar neydi unuttuk.
Güneş sönse de aşkın var içimde.
Buna ne diyeceksin?
Yüzünü görmek çok kolay.
“Ay”a bak hatırla hemen.
Kokunu çiçeklerden alıyorum zaten.
Buna ne diyeceksin?
Sen olmazsan ne çıkar?
Yıkar mı sanıyorsun yokluğun?
Ayaktayım, güçlüyüm!
Buna ne diyeceksin?
Benimkiler, birer avuntu.
Özleniyorsun bunu bil!
Sensizlik içinde eriyorum.
Buna ne diyeceksin?
TURAN
Turan hayal değil
En büyük ideal
Elbet bir gün gelecek
Bizim olacak yarınlar
Kalpten inanıyoruz gelecek o gün
Otağımızın direği arşa çıkacak
Avrupa’dan Çin’e kadar inecek etekleri
Başladığımız yerden yeniden
Kırk yiğidiyle Kürşat karşılayacak yollarda
Dedem Korkut ad verecek hepimize
Bozkurtlar yol gösterecek
Yeniden başlayacak Türeyiş
Dünyanın göbeğine
Bayrak dikecek Ulubatlılar
Çanakkale ses verecek
Malazgirt şenlenecek
Mustafa Kemal ölmeyi değil
Yaşamayı emredecek
Yeni destanlar yazılacak literatüre
Aksaçlı ulu kocaların
Alperenlerin duaları kabul olacak
Kızıl elmalar belirecek yeniden
Ne kadar varsa ayımız, hilalimiz, okumuz
En ortada toplanacak forsumuz
O gün derinden parlayacak yıldızımız
Bağlama seslerine karışacak dombıralar
O gün şölen olacak toy kurulacak
Bu millet, bu koca millet
İslam’ın alemdarı olacak yeniden
Diz çökecek küffarlar, zalimler, zorbalar…
En gür sada İslam’ın olacak
Doğacak Türk-İslam güneşi ufuklardan
Seccadesi dünyayı örtecek
Olmaz demeyin kavim kardaşlar
Yedi asırlık dev çınar
Yörük çadırında kurulmadı mı?
Deden Fatih yürütmedi mi gemileri?
Okuduğun tarihtir masal mı sanırsın?
Uyuduğun yeter kalk artık
Sen neye inanırsın?
Kıyamet kopmadan, yer basmadan, çökmeden gök
Turan gelecek Türk’ün düzeni gelecek yeryüzüne
Hep bir ağızdan bağıracağız o gün
Ne mutlu Türk’üm diyene!
MUSTAFA METLİ, Turan hayal değil dedi.
KISA KISA…
-1-
Şuracıktaydı acılarım
Az önce şuracıktaydı
Ne yaptınız?
Çabuk söyleyin!
Halıların altına mı süpürdünüz?
-2-
Geceyi bölen bıçak
Senin hasretin olabilir mi?
Henüz sıcak
Daha soğumamış
Kanı üzerinde
Yürek izleri kalmış
Fazla uzağa gitmiş olamam.
-3-
Çeliklendi yalnızlık
Katılaştı dertlerim
Uğraşma, zahmet etme
Boşunadır pişmanlık
GÖZÜNE
Ruh bedenden sıyrılınca
Üstten bakar yeryüzüne
Âlem meğer bir boşlukmuş
Dolu gelir kem gözüne
Heves, heva, meta, nesne
Gönül ister olsa bizde
Hepsi etmez toplu iğne
Batar olur kör gözüne
Mal-mülk, han-hamam, altın-kürk
Hesap sorulur bundan ürk
Herkes seni edince terk
Akar demir kor gözüne
Sarhoş olur göremezsin
Toplamadan duramazsın
Cebin yok götüremezsin
Dolar bir gün kum gözüne
SENİ ANINCA
Seni anınca
bir sızı başlar içimde
Sol yanım tutmaz olur
Tükenir gücüm
Seni anınca…
Seni anınca
bir kekeleme başlar
Lal olur dilim
Konuşamaz
Seni anınca…
Seni anınca
beynim durur
Düşünemez
Ne zamanı ne mekânı
Kaybeder kendini
Seni anınca…
Seni anınca
kanım donar
En sıcak damarımda
Üşürüm o an
Seni anınca…
Ellerim
titrer
Sesim kesilir
Peşi sıra iştahım
Bir sigara yakarım
Seni anınca…
O da beni
mi düşündü acaba?
Fuzuli sorular sorarım
Senden duymak istediğim
Cevaplar veririm kendime
Seni anınca…
Fizyolojim
bozulur
Ruh sağlığım sağlıksız
Bir de şiirler yazarım ben
Seni anınca…
YOK
Pusulam şaştı, yollarım kayıp
Tersine işliyor zaman sayacım
Miadım doldu, ömrüm hicran
Sen gelirsin diye kapım hep açık
Kimler geldi geçti, seni gören yok
Doktorlar deva bilmiyor bu derde
Lügatlerde bunun bir adı yok
İster delilik de ister Mecnunluk
Leyla da kaybolmuş çöllerde
Leyla da yok, çöl de yok
Yoklar yoklara karışmış
Bir varlık ki darlık içine sıkışmış
Kim kimi taşır hep belirsiz bu yerde
Gölgeler vehimlerle yamanmış
Beden talan olmuş, ruh da yok
Soluksuz kalmış ciğerler tutuşup
En güzel çiçekler elimizde kurumuş
Haber gelmez olmuş, beklenen kayıp
Yarın, bilinmezler içinde savrulmuş
Dün, yitip gitmiş çoktan; bugün de yok
Yüzler islenmiş, göz gözü görmüyor
Aynalarda kaybettim ben kendimi
Hatıralar peşi sıra uçuşmuş
Yalnızlıktan yalnız kalmış benliğim
Bir sen değil, bir ben değil, biz de yok
Mustafa METLİ , “Yok” dedi.
KALMAK MI ZOR GİTMEK Mİ?
Hani deveye sormuşlar: ”Yokuşa mı gitmeyi seversin inişe mi?” diye. Deve de “Yav kardeşim düzlük çuvala mı girdi? “ demiş. Aslında bu tipten bir sorudur bu. Ama üzerine birçok şair ve yazar fikir beyan etmiştir. Konunun direk kendisiyle alakalı olmasa da sanat eserlerinde sıkça işlenmiştir bu problem.
“Sana mı kaldı fikir beyan etmek?” dediğinizi duyar gibiyim. Olsun kardeşim, birkaç söz de bu garip etse çok mu? Bu acıtasyondan sonra konumuza bir göz atalım. Evet, gördüğümüz üzere konumuz bir soru şeklinde vücuda getirilmiş ve haşmetiyle karşımızda duruyor.
Bu soruyu yanıtlamak için hiç tez-antitez olayına girmeden ne hissettiğimi açıklayacağım. Olası bir ayrılık anında kim ne derse desin KALMAK zordur. Düşünsenize bir kere giden gidiyor siz kalıyorsunuz. Giden aktif bir haldeyken siz pasifsiniz. O cevvalken siz sünepesiniz. Belki de son tribi o yaparak çekip gidiyor ve siz de arkasından öylece, belki de son bir söz bile söyleyemeden, tabir-i caizse öküz gibi bakıyorsunuz. Allah aşkına söyleyin şimdi hangisi zor? Bir ömür boyu o yediğiniz son hava, o uçuşan saçlar, o çarpılan kapılar, o son hareketler gözlerinizin önünden silinecek mi? Hafızanızı silebilecek misiniz?
Belki de severek ayrıldı bu vatandaşlar. Biraz empati yapalım. Kendimizi istediğimiz tarafın yerine koymak serbest. Bir Ayşe bir Ali’yi bırakıp gidiyor mesela. Ayşe, Ali’yi eski çevresinde bırakıyor kendisi de yepyeni âlemlere yelken açıyor. Ali her gördüğü yerde onu hatırlıyor. Hayali gözlerinden gitmiyor. Sonra kulağına şarkılar çalmaya başlıyor. Aslında bu şarkıları kendi beyni çalıyor. Ali biraz alaturka takılıyor. “Şurası göz göze geldiğimiz yer/ Burası söyleşip güldüğümüz yer/ Buralara sık sık gelişim ondan” diyor şarkılarda Zeki Müren. Hâlbuki buralara sık sık gelişinin sebebi gidecek başka yerinin olmaması. Hikâyenin başını hatırlarsak bizim Ali kalan taraftı. Hatta bu kadar sanatçı takılmaz kalan, sonra sonra “damar”a bağlar olayı. Ağaçları kazır, doğa sevgisinden mahrumca ve hunharca. “Adımızı yan yana ağaçlara kazmışlar/ Çocuklar bile biliyor/ Ali Ayşe’yi seviyor.” Ali, kalan taraf olunca içkiye de başlamış sokaklarda naralar atıyor. Ee çocuklar da bilir, neneler de bilir Ali-Ayşe aşkını. Bu arada ağaçlara isim yazan da kendisidir.
Ayşe ne âlemde? O, tebdil-i mekân yaptı. Bir rahatladı bir özgürleşti oooo. Vur patlasın, çal oynasın. Yeni yeni insanlar tanıyor, görmediği caddeler, sokaklar falan. Hayat ona güzel. Yeni bir hayat başlamış. Bir kenarından yapışmaya çalışıyor. Çok meşgul çok. Adres değiştirmiş. Yeni faturalar açtırmış kapattırmış. Ev taşımış. Bunlar buraya uymadı… Ali’yi nasıl hatırlasın? Ona sıra gelmiyor ki…
İşi somutlaştırmak lazım kardeşim. Herkes anlasın. Simgelerden imgelerden bahsederim ama bu iş burada çözülsün artık, değil mi? Yuvarlak laflara karnımız tok. Eski bir cumhurbaşkanımız gibi saatlerce gerdan kırarak saatlerce konuşup sözü bir yere vardırmayabiliriz. Bunu yapmayacağım. Yok olmaz, çocuklar bile anlasın Ali’nin Ayşe’yi sevdiğini. Aman ne Ali’si ne Ayşe’si?
Bir otogardasınız. Eşinizi askere yolluyorsunuz ve otobüsünün arkasından az sonra el sallayacaksınız. Düşün bir kere az önce yanınızdaydı. Ama şimdi yanınız boş kaldı. Kim gitti? O. Az önce şu bankta oturmuştunuz. Kaldınız mı bankla bir başınıza. Eve gideceksiniz çay içmiş bir ince belli cam bardakla ve elleri yağlıymış bardakta parmak izlerine rastladınız. Ne kadar kötü bir görüntü değil mi? Düşünün hele. Vallaha bulaşıkları bile size yıktı. Kalmanın neresi iyi kardeşim? Düşünün o askerliği yapıp gelecek ve size yaşanmamış, bir sürü yalan dolan askerlik anısı anlatacak. Siz de ömür boyu dinleyeceksiniz.
Bir de vaktiniz tamam oldu. Ecel geldi cihâne baş ağrısı bahane. Vurdunuz fani dünyaya bir tekme çekip gidiyorsunuz. Okuyucular burada şöyle düşünüyor: “Ulan biz niye öldük? Sen öl!” Kardeşim ölmeyip de kazık mı çakacaksınız? Nasıl olsa ölecektiniz. Lütfen hikâyeye konsantre olalım. Herkes arkanızdan ağlıyor. Belki de gülüyorlardır. Hatta oynayanlar vardır “Gitti de kurtulduk” diye olamaz mı? Olamaz tabi siz iyi bir insansınız tabiî ki de olamaz. Herkes ağlıyor ama nasıl? Öyle böyle değil. Üstlerini başını yırtanlar, salya sümük akıtanlar, ağıtlar yakanlar… Sizin bir canınız vardı ve zaten ölecektiniz. Hangisi zormuş anladınız mı şimdi?
Bu sorunun cevabı bence burada çözülmedi. Bırakalım da çözülmesin. “Kırk katır mı, kırk satır mı?” muamması devam etsin.
MECAZ
Mecaz kaldım gözlerinden
Kaf dağının arkasında
Zümrüdüanka kuşunun
Büyülü tüyleri kadar
Mecaz geldim kulağına
Tesirsiz sözler içinde
Hayatın sırrını
Açıklamaya kalkacak kadar
Mecaz düştüm kendi anlamımdan
Bulunmazlara, bilinmezlere kadar
Soyut bir ânı duyuşlarda
Yaşamaya çalışmak kadar
YETER Kİ
Söksem atsam sana dair
Sana ait ne varsa
Mesela biraz da
Hava çeksem içime
Aşkın dışında
Bir ağlasam pir ağlasam
Döksem seni gözlerimden
Gerekirse onları da
Bir bağırsam bir çığırsam
Çığlık çığlık
Avaz avaz
Sesim sallasa arşı
Bağrım yarılsa
Damarlarım iplik iplik
Kopsa yerinden
Yeter ki
Söküp atsam seni
Yeter ki Yetse...
KISA KISA İKİ
1
İki manim var, ikisini söylemeye de manim
Bir derdim var, söylemek en büyük derdim
Sözlerim var sözlerim, içi boş hecelerim
Gidilecek bir yolum var gitmeye yok mecalim
2
Sessizlik içindeki en büyük gürültüyü
Gürül gürül çağlayan çağlayanlardan aşağı
Aşa aşa inmek gibi anlamsız
Anlar var duymak istemeyeceğin.
3
seni sen sanıp
benim ben
olduğumu anladığımda
sana beni
anlatacak yalanlar
söyleyeceğim ben
benim ben olduğumu
anlayan sen
buna şaşırmayacak
ve kovacaksın
beni sen
benim sen bu halimi
bana bakıp çözemeyecek
ve bendeki sene
sen bile
şaşıracaksın sen
“hiç ben
sendeki beni
sırf ben istiyorum diye
senin içinden
nasıl çıkarabilirim ben”
diyeceksin sen
gördün mü bak
biz fazlasıyla senli benli olmuşuz.
Gel
Toprak kururken
Gölgeler uzarken
Dağlar karanlığı çağırırken
Baykuş ötüşünde gel
Sisler ovaya dolarken
Yaş gözümden akarken
Dertli bağrım döverken
Sesim kısılmışken gel
Dua beklerken
Salım giderken
Salınarak, sallanarak
Gönülsüzce olsa da gel
Beklemekten ümidimi kesmişken
İdam sehpam kurulmuşken
Selam okunurken
Bir selam vererek gel
Adın anılırken
Yüzün tanınırken
Gönül çağırırken
Gözüm açıkken gel
Yollar kapalıyken
Yıllar yaralıyken
Alnım karalıyken gel
Son nefesimde de olsa
Yolun beklenirken gel
GEÇİVERMİŞ YILLARIM
Boşa tüketmişim garip ömrümü
Bir göz açıp kapatma müddetince
Geçivermiş yıllarım geçivermiş
Bir yıldırımın çakma şiddetince
Geçmez diye bir şey yokmuş anladım
Gelmez denen bir gün yokmuş belledim
Solmaz sanılan gül yokmuş kokladım
Geçivermiş yıllarım geçivermiş
Saçımı duman gibi sarmış aklar
Ölüm gelip gider kapımı yoklar
Çizgilerim hangi acıyı saklar?
Geçivermiş yıllarım geçivermiş
Suya yazmışım en kadim sözümü
Çalmamışım teli kopuk sazımı
Yaşamadan baharımı, yazımı
Geçivermiş yıllarım geçivermiş
Ne de çabuk geçmiş anlamamışım
Yarınlar dün olmuş tanımamışım
Kuş olup uçmuşsun tutamamışım
Geçivermiş yıllarım geçivermiş
TÜRK ’ E ÇAĞRI
Altta yağız yer çökmeden
Üstte mavi gök basmadan
Doğacak vaat edilen
Gelecektir, sabredilen
Azerbaycan, Kerkük , Musul
Ayağa kalk Türk! usul usul
Korkma, sen Türk’sün düne bak
Cesur yaratmış seni Hakk
Gavur bölmek için seni
Adlar takmış yeni yeni
Sakın gelme bu oyuna
Amaç ip takmak boyuna
İsim fark etmez ki bize
Dağlar erir iner düze
Türkiye, Turan, Türkistan
Türk’e bütün dünya vatan
Kazak, Özbek, Türkmen, Kırgız
Sönmeyecek bu ay yıldız
Haçlı, Fars, Rus, Ermeni, Çin
Kin kusarlar için için
İslam’ın alemdarı sen
Peygamber’in müjdesi sen
Sen var isen adalet var
Huzur var, iman var, aşk var
Sen yok isen her yer zulüm
Acı, keder, savaş, ölüm
Kurt yok olsa çakal türer
Çoluk çocuk demez keser
Bizans’ı söyle yıkan kim?
Küffarları titreten kim?
Çağlar açıp kapatanlar
Onlar el değil, atanlar
Örnek alma hansı conu
Pislik kokar altı donu
Avrupa’dan birlik olmaz
Kardeş varken dost aranmaz
Özüne dön ne olur artık
Olmaz böyle gayrı bıktık
“Bismillah” de kov şeytanı
Kuralım güçlü Turan’ı
Mustafa METLİ " Kuralım güçlü Turan’ı" dedi.
BEN HEP AYNI
Sen unuttun belki çoktan
Ben hep aynı karardayım
Hatadan döndün hiç yoktan
Ben hep aynı zarardayım
Adım neydi unutmuşsun
Aşk gülümü kurutmuşsun
Sen gönlümü darıltmışsın
Ben hep aynı bahardayım
Kanlı düşmanlar barıştı
Kurt kuzu ile karıştı
Kays Leyla’sına kavuştu
Ben hep aynı çöllerdeyim
Giden gitti kalan benim
Doğru bitti yalan benim
Şu sinemi delen benim
Ben hep aynı hallerdeyim
Göz görür, katlanmaz gönül
Söndü ateş, tutuştu kül
Nokta koyma, belki virgül
Ben hep aynı şiirdeyim
Bundan sonra “gel” diyemem
“Sağlıcakla kal” diyemem
“Sürünüp de öl” diyemem
Ben hep aynı kahırdayım
AHIM
Ahım, iki ağzı keskin bıçak
Yüreğe atsan dilim dilim
Doğrar dört bir tarafı
Dile çıksa kırar döker
Hem dostu hem düşmanı
Ahım, delice yanan bir ateş
Ne sudan söner ne rüzgardan
Zamanla da durulmaz pek
Gözyaşıyla ıslanır
Onunla dinlenir tek
Ahım, eski bir yaradır
Kanaması kesilmez
Akar gece gündüz
İçten içe sızılar
Ne kızgın demir ne tuz
Fayda vermez
Ancak geçmiş, ancak hatıran
Ancak biz
eLeM
-Aşkın varlığından bir kumaş kes
Ayrılık makasıyla
Mecnun giysin bu kefeni
Gözyaşı pınarından yıkayıp-
Canda olana ne gerektir veda?
En büyük hediye canı etmektir feda
Dert ehline dert çekmek olur mu yük?
Can cananın kölesidir sayılır mı yük?
Aşk vücudumu yaktı döndürdü nâra
Çöllerde bağırsam “Leyla” diye etsem nara
Bu aşkla tutuşup olmuşum pervane
İstemem aşk derdime derman bulmasın zamane
Bir mecnunluk, bir deliliktir bu hal bende
Sen Leyla ol ey hayali gitme kal bende
Ne şereftir ne izzet pâ-i tozuna başım
Seni arar her dem akmaya gözüm yaşım
Ne çöl anlayabildi beni ne de nebatat
Pişman oldu İbn Selam ve de Nevfel heyhat
İki ateş-i aşk arasında kim yanmaz?
O ateşten hem nur doğar hem kin hem garez
Leyla’dan geçip Kays Mevla’yı bulma faslında
Bu hikaye tamam olmaz aslında
Bu aşkın elemi sarmış yakar cihanı
Bir katresin bile tartmaz akıl mizanı
Aşk yolunda ne Leyla var ne Mecnun
Bizi de bir basamak et Rabbim tamamla yolun
ANNE GİTME!
Anneciğim,
Çok ağlattın beni biliyor musun?
Çok korktum
Kocaman görünsem de çok korktum
Ve ağladım için için
Bazen dışımdan
“Hazırlıklı olun” dediler
“Umut etmeyin” dediler
Neler demediler?
Söylemeye nasıl döndü diller?
Sahiden ateş düştüğü yeri mi…
Ne kadar da acımasız olabiliyor insan?
Sen daha gün görmemişsin ki
Yaşamamışsın doyasıya
Dağ taş dememişsin
Bu zalim dünyanın sonu yokmuş gibi
Ne elde çocukluğun kalmış
Ne de gençliğin
Harcamışsın öylesine
Belki de bizim için
Benim için çalışmışsın hep
Belki hep benim için
Omuzların çökmüş taşıdığın yüklerden
Üç kuruş beş kuruş için
Kapı çalmışsın
Yol yürümüş
Yük taşımış
Ne de çok üşümüşsün
Üşüme artık annem üşüme
Kimin için taşıdın annem?
Bu ağır hayatı?
Söyle ne kadar ağlayayım?
Söyle ne kadar?
Ne kadar bağırayım
Köşe başlarında,
Hastane kapılarında?
Ne kadar bekleyeyim söyle annem?
İlk sözüsün sen insan olanın
Ve de ilk acısı genellikle
Söyle annem söyle
Söyle ne olur anlamlı bir şeyler söyle
“Oğlum” de mesela
Yürekten bir “oğlum” de
Ne olur söyle
Saçlarını neden kazıdılar annem?
Onlar zaten beyazdı, temizdi
Kafam yarılmıştı da ilk sen sarmıştın
Senin kafanı kimler …
Söyle kimler
Söyle kimler kanattı?
Ellerini delik deşik etmişler anne
Her yerin morarmış
Çok dua ediyorum biliyor musun?
Ölme anne, ne olur ölme!
Sen görsen dayanamazdın bu halime
İyi ki görmüyorsun anne…
Boş boş bakıyorsun öyle
“Böyle olur” diyorlar
Tutmuyor bir yanın
Bizim kolumuz kanadımız tutmuyor…
Zayıftın, ufak tefektin belki
Ama güçlüydün
Güçlü ol ne olur anne!
Bir şairden okumuştum bir yerde
“Annesi hayattaysa insanın o insan yalnız değildir”
Diyordu kendinden emince
Ne olur yalnız bırakma!
Bir yerlerde gölgen olsun, dursun öylece
Üstümüzde gezinsin bulut misali
Dursun, gitmesin.
Beklesin bizi bu hayat denilen yerde
Tıpkı bebek olduğumuz zamanlardaki gibi
Ağlayınca gelsin hemen
Ben de ağlıyorum anne
Gel, gitme!
BENDE MEVSİM KIŞ
Bende mevsim kış
Sen hâlâ tomurcuk baharlardasın
Zaman bir kuş misali
Uçarak uzaklaşmakta
Bende mevsim kış
Sen durmadan çiçeklenmektesin
Bende mevsim kış
Ömrüm yaralı
Yapraklarımı çoktan yitirdim ben
Tarlalarım çoraktır
Yemiş vermez ağaçlarım
Sense yeşerme hevesindesin
Bende mevsim kış
Kolum kanadım kırılmış
Çaresizlik bağlamış yolumu
Soran kalmamış halimi
Sen daha yeni çıkmışsın kaynağından
Uzak diyarlara can götürme telaşında
Bende mevsim kış ben de kış…
KARANLIK BİR GECE
Karanlık bir gece
Nefes alan söğüt ağaçları
Ay bulutların arkasında
Takipte
İleride
Şehrin can çekişen isli
Kör bakışları
Dudağımda bir ıslık
“Mihriban” diyor
Elimdeki tespih
“Şık şık şık…”
Yerde hayaller koşuşuyor
Bir daha birbirine
Benzemezcesine
Aldatıyor adamı
Havada gündüzden uçmuş
Kuşların kanat serinliği
Karanlık bir gece
Ve ben…
SEN DEĞİL MİYDİN?
Beni bu derde salan
Sen değil miydin?
Mazimden elimde kalan
Sen değil miydin?
Kaybederken bulduğum
Bulurken yitirdiğim
Dişimden tırnağımdan yetirdiğim
Sen değil miydin?
Gözümün feri
Alnımın teri
Yüzümün nuru
Sen değil miydin?
Sen değil miydin?
Beni aşkınla taşıran
Bucak bucak gezdirip
Kaf Dağından aşıran
Sen değil miydin?
Gündüzleri güneşim geceleri mâhım
Hem eyvahım hem ahım
Sevabımla bir günahım
Sen değil miydin?
Engin denizlerimde inci
Sevda yarışımda birinci
Şu gönlümün tek sevinci
Sen değil miydin?
Sanma ki bu aşkın bende sönecek
Elbet bizi kara torak saracak
Adın hep adımla bir anılacak
Sen değil miydin?
Vatan Nedir?
Şudur budur demek çok zor,
Söze sözcüğe sığmaz vatan,
Ezan sesinde, bayrak çırpınışında,
İkindi serinliğidir vatan…
Ananın yaptığı bulgur pilavının
Ayranla, soğanla yenmesi gibi
Ağzının acı, gönlünün tatlı
İçinin huzurla dolmasıdır vatan…
Elin memleketinde kimsesiz kalmama,
Kulağına bilmediğin diller gelmeme,
Düşman çizmesi altında ezilmeme,
Korkular duymadığın yerdir vatan…
Memleket türküsünde hayalinin uçtuğu,
Sevdiğinin yolunu gözleyip durduğu,
Arkandan su dökülen yoldur,
Başını soktuğun evdir vatan…
Çaya atacak şeker bulamasan da,
Çocuğuna verecek harçlığın olmasa da,
Kış ortasında yakacak kömürün bitse de,
Yarına umutla baktıran histir vatan…
Namerde muhtaç olmadığın,
“Çek git!” diye kovulmadığın,
Namusuna halel getirmediğin,
Rahatça uyuduğun yerdir vatan…
Şehidinin can verdiği sınır,
Kanla yoğrulmuş hamur,
Tarih, şeref, şan, onur…
Yarına bıraktığın gururdur vatan…
Baharda çiçek çiçek tomurcuk,
Nisan yağmurunda toprak kokusu,
Kavaklardan uçuşan pamukçuk,
Sokaklarda koşturan çocuktur vatan…
Düğünde, toyda, bayramda
Elini öptüğün atadır.
Arkandan duacı anadır.
Gönlünü kaptırdığın yardır .
Ölünü gömdürdüğün yerdir vatan…
AYRILIK
Seher vakti düştüm gurbet yoluna
Giderim giderim hasretin bitmez
Ağlayan var mıdır kötü hâlime?
Yanarım yanarım dumanım tütmez
Sevdanın hançeri deldi sinemi
Ayrılığın odu yaktı hânemi
Kurdu ağacımı, kırdı kalemi
İmdadım duyulmaz, feryadım yetmez
Dert sürüsü katar katar dizilmiş
Kara bağrım hep çiğnenmiş, ezilmiş
Gözlerimden kanlı yaşlar süzülmüş
Ağlarım ağlarım gözyaşım gitmez
Kirpiklerin ok attı, kaşların gerdi
Bu aşk çözülmeyen bin yıllık sırdı
Ocak ocak yanan Nemrûdî hârdı
Gülşen olur gülüm, dikenim batmaz
Aşk yüzünden serim düştü belaya
Bekleme yâr, ölüm gelir sılaya
Ağlama sen, kulak verip salâya
Gelemem gelemem miadım yetmez
DUVAR
Nasıl bir duvarsam ben
Taşıyacak gücüm yok
Küçücük bir çiviyi bile…
Böylece durmak bile
Yoruyor yeterince…
Yüzüstü yıkılıp ansızın
Göçesim geliyor.
Yıkılmayacak gibi yapmışlardı oysa
Top yesem yıkılmazmışım (!)
Zaman ilerledikçe
İlerledi çatlaklarım…
Ne mutluluklar gördüm
Ne hüzünlü akşamlar…
Anılarını da gördüm insanların
Yetmedi bir de
Resimlerini çaktılar alnıma,
En güzel fotoğraflarını bağrıma.
Ölüsünü de gördüm dirisini de…
Kâh “dili olsa da konuşsa” dediler
Kâh yüzüme değdi yumrukları
Bazen de gözyaşları…
Bebekler büyüdü,
Büyüyenler öldü.
Zamanın ilerlediğini fısıldadı
Koynumdaki duvar saati.
Çocuklar karaladı beni,
Ustalar boyadı.
Sinirlenen tekme attı belki.
Nem yıkmasa da
Zaman,
Epey yordu…
Yüzüstü yıkılıp ansızın
Göstere göstere
Göçesim geliyor.
İnsanlara bir de:
“Kendinize başka duvar bulun!”
Diyesim…
ARIZALI HÂL
Söyleye söyleye aşınmış dilim
Aşinaymış en alışılmadık sözlere
İçinde kalırsa büyütürmüş aşk
Ve aşık hiç usanmazmış beklemekten
“Bir gün biter”miş “bir gün gelir”miş
O gün, hangi gündür?
Hangi günün arkasından gelecek gündür?
Gül solduktan sonra suya koymak gibiyse
Düşünmek nasıl bir şey seni?
Benliğini kaptırmak gibi
Yüzme bilmezken okyanusa
Ne taraftan esse rüzgar seni bana
Koşturarak getirir
“Dünde kalan sen”le beraber
Yazmaktan vazgeçmiştim oysa
Sana seni anlatmaktan
Boğazımda düğüm oluyordun
Cenazemde düğün edercesine
Her bedenin yüzü sana dönmüş
Sen gibi görünürken
İçimdeki kahırla zehirledim kendimi
MASTARLI HÂLET-İ RUHİYE
Yine taştın gözlerimden,
Yerçekimine kapılıp gitmek istiyorsun;
Yanaklarımdan yol yol izler çizmek…
Bir kemanın en acı çığlığından nağmelerle
Tren düdükleriyle beraber,
Bilmediğin diyarlara kaçıp gitmek…
Arkandan bakakalmak,
Bir çocuğun kalbini kırar gibi
Boynu bükük anlamsızca yeri incelemek…
Bir burun sızısı, bir iç çekiş, bir kan kokusu…
Belki biraz kalp sıkışıklığıyla
Ne yapacağını bilememek…
Bir dudak büküş, bir can yakış,
Kadehleri ateşlerle doldurmak
Adamı can evinden vurmak…
Önce kendin yok olacak.
Sonra hayalin dolduracak açtığın gediği,
Sonra özlemek, hep özlemek…
ATALARDAN SELAM VAR
Dile gelmez bu destan
Ne söz yeter ne kelam
Dünden yarına kalan
Bir gurur ve bir selam…
Bu selam Çin burçlarındaki Kürşad’dan:
“Kırk çerimle vuruşurken düşmanla
Aklımıza gelmemişti hiç öleceğimiz
Ve ölmedik de biz
Biz her Türk’ün yüce idealindeyiz.
Gönderirken düşmanı hep birden tamuya
Uçmaklara vardı bedenimiz.
Biz bizden geçip mâl olduk kamuya
Ya sen, sen neredesin?
Sen de mi öldün?
Topraklarımızı Çinliler almış
Müslüman Türk kardeşine
Eziyet edermiş her gün
Yaş dökermiş Uygur
Kan ağlarmış Urumçi
Bırak yardım etmeyi
Aklına gelip de dua ettin mi
Veya üzüldün mü hiç?”
Kafkaslardan bir kartal uçtu
Selam etti Türkeline
Şeyh Şamil’dir o İmam Şamil’dir
Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?
Rus’a boyun eğdiren kahramandır o
Ve sorar bir bir:
“Rus zulmüne direnen
Kardeşlerin var adı Çeçen
Onları düşünmeden
Nasıl geçer gündüzün, gecen?
Ya Hocalı ya Kerkük ya Karabağ?
Kara saplı bir hançer değilse bağrında duran
Demek ki sen hiç okumamışsın Kur’an
Bir selam da Kudüs’ten
Eyyubi sultanı Selahattin’den:
“Sanmayın Kudüs eskiden
Eskiden de böyleydi.
Küffar bir olup üzerimize gelirdi.
O zaman haçlıydı bizim ortak derdimiz
Bugünse Yahudiler hak iddia edermiş.
Dünya’nın gözü körmüş amaymış.
Veya görür de bıyık altından gülermiş.
Biz sağlam bir inançla adalet örmüştük ne oldu?
Sahip çıkmamışsınız anlaşıldı.
Siz bizim savaştıklarımıza mı özendiniz?
Filistin’li ağlarken mekdanıltstan mı yediniz?”
Ataların selamı ağır oldu biliniz.
Aklınızı başınıza, kendinize geliniz.
Daha da konuşmak ister büyükler
Hep birden evladına şöyle nasihat ederler:
Sen Osman’sın, sen Ertuğrul sen Orhan
Gaza bayrağını serhat boylarına taşıyan
Surlara sancak diken Ulubatlı Hasan’sın
Sen Fatih’sin sen Selim sen Yavuz
Kutlu peygamberim olur sana kılavuz
Maraş’ta İmam, Antep’te Şahin, Erzurum’da Nene Hatun
Kara Fatma’sın erkekten yeğ vuruşan
Tuna boylarında Osman Paşa’sın
Dirençle, imanla düşmanla boğuşan…
Sen başbuğ Mustafa Kemal’sin
Savaşmayı değil ölmeyi emredensin
Onbaşı Seyit’sin, sen Yahya Çavuş
Senin ateşin Çanakkale’de tutuşmuş
Allahuekber’de donan sensin
Yemen’den dönmeyen sen
Anaları evlatsız, kadınları dul
Yetimleri babasız bırakan sen
Adın belki Hasan belki Hüseyin’dir
Ne olursa olsun senin adın artık MEHMET’TİR”
MUSTAFA METLİ, yazdı...
DOĞRUYMUŞ
Gönül vatanıma diktin hasret ağacı
Bir çare bulamadım, hiç dinmiyor bu acı
Giderken söylemiştin: “Yoktur aşkın ilacı”
Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…
Gurbet, vatandan değil senden ayrılmakmış
Bu sırra ermek kula en büyük cezaymış
Beyinden çıkmamak ne beter ezaymış?
Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…
Akıl, başa gelir; iş işten geçer
Günler , aylar ne ki ömür bile geçer
Tükenir her var, dünya da gelir geçer
Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…
Döndürebilsem tekrar seni bana, beni kendime
Her şey gitsin, çevirsem seni kendime
Hasreti aşkınla çarp, seni böl kendime
Aşk, kişiden büyükmüş
Doğruymuş sevdiğim, doğruymuş…
BULAMIYORUM
Dünya hanesinden kaçar mı oldum?
Sırrınla âlemden göçer mi oldum?
Aşkınla doldum da taşar mı oldum?
Dolduracak bir kap bulamıyorum.
Yüz sürsem de dergahının tozuna,
El uzatsan, dertlerimin yüzüne.
Kışlarım karışır, bahar-yazına
Açtıracak bir gül bulamıyorum.
Böyle yazmış yazımıza da yazan.
Değişmez hükümü, olamaz bozan.
Kırıldı tellerim, tutmuyor düzen.
Çaldıracak bir saz bulamıyorum.
Ömür bitti, tükendi sermayemiz.
Vefasız olmuş bizim can paremiz.
Girdaplardan çıkmaz gam dairemiz.
Güldürecek bir can bulamıyorum.
Bu aşk ile her dem yanar dururum.
Pervaneyle döner, kanat vururum.
Ateş-i aşkından söner, kururum.
Yandıracak bir köz bulamıyorum.
Gizli kalmaz sırlar, aşikar olur.
Diller, söyler söyler; söylemez olur.
Metli, bu sözleri bir duyan olur!
Saklayacak bir giz bulamıyorum.
KÜÇÜLMÜŞ DE BÜYÜMÜŞ
Gözünü oydum oyuncak bebeğimin
İnsanlarınkini oyamadığım için
Kamyonlarımın tekerini söktüm
Arabamın lastiği patladığı için
Pilli bebeklerimin pili yok
Onun için ağlamıyorlar
Sorun pilde değil aslında
Pil yataklarını kırdım
Ağlayana tahammülüm yok
Masal kitabımı karaladım
Hayvan karakterleri karaktersizleştirdim
Hayatımdaki insanlar gibi
Gazetedeki adamlara hâlâ bıyık çiziyorum
Kadın olanlara da, fark etmiyor benim için
Akşam ezanından önce geliyorum
Galiba hâlâ korkuyorum
Mustafa METLİ
ZIRDELİ ZIRVALIK
Müptela olmuş bir tiryaki
Aslı yok hepsi kopya
Elden ayaktan kesilmiş sancılar
Zırdeli zırvalıklar
Benzersiz benzerliklerdeki yedi fark
Hepsi de dünya harikası
Harikuladenin kukuletası
MUSTAFA METLİ
TERİYLE YERE DÜŞTÜ İBRAHİM
Teriyle yere düştü İbrahim…
İnşaatlarda çalışırdı
Görmemişti okul yüzü
Ve baba yüzü de
Uzaklara gitmişti babası
Ölünce görünen uzaklara
Uzaklara gitmişti o da
Anasının bilmediği duymadığı uzaklara
Ameleydi
Beton taşır, harç taşır,
Tuğla taşır, taş taşırdı
Sevmezdi kenarları
Yüksek kenarları hiç sevmezdi
Yumardı gözünü
Memleketine gidişini
Anasına sarılışını getirir aklına
Yapardı işini
Yumardı gözünü bakmazdı aşağı
Nasıl olduysa oldu işte
Yine böyle sıcak bir gün
Teriyle yere düştü İbrahim
Uzaklara gitti
Anasına yakın uzaklara değil
Babasına yakın uzaklara
Ne görür şimdi bilinmez
Ne haldedir bilen yok
Gariban çocuktu İbrahim
Kimsesiz çocuktu
Tanıyan arkadaşları ağladı ardından
Öyküsünü duyanlar ağladı
Öykü olup da ne olacak?
Fakirlik, yetimlik, çaresizlik…
Teriyle yere düştü İbrahim
Türküleri de yere düştü
Hayalleri de
Hayal olsa ne olacak?
Sıradan bir hayat kurma isteği
Teriyle yere düştü İbrahim
Dişiyle, tırnağıyla,
Kanıyla, canıyla yere düştü İbrahim
SİZ NECE KONUŞUYORSUNUZ YEĞEN?
Hiphop, rap dinleyip kafa sallayıp
Oha falan olup, kall falan gelip
Eşekten beter anırıp çüşş falan olup
Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?
Bu özenti bu kayış nereye doğru?
Özünüzü kaybetmişsiniz yönünüz eğri
Konuştuğunuz dil değil, maymun sizden doğru
Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?
Kola içmekten ağzınız olmuş turşu
Hamburger sandwiç pizza için verirsin kuruşu
Saçları da dikmişsin olmuşsun Punkçı
Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?
Her şeyi kısaltıp oldunuz Tarzan
Slm, nbr, diye yazışırsın her an
Ne idüğü belirsizler hep senin kankan
Siz nece konuşuyorsunuz yeğen?
Özendiğiniz nesiller sizin gibi değil
Gavur bizi kandırıyor bildiğin gibi değil
Bizi ancak biz yıkarız elalem değil
Aklınızı başınıza alın yeğen
Özünüze, kendinize artık dönün
Yarınımız sizsiniz bunu iyi bilin
Gavura benzemeyin sakın yeğen
Türk olun, Türkçe konuşun
SEN GİTTİN (Abdurrahim Karakoç)
Yıldızlar yüceden kaydı Reis
Bugün kayan senin yıldızındı
Mihribanlar kimsesizdir artık
Deli gönlün saçlarından çöz gayrı
Sular ıslandı bugün Reis
Gözyaşımız yüce davan içindi
Kızılların azılı zamanlarında bile
Elbette “Hak Yol İslam”ındı
Bayramlar bayram olur belki
Gayen doğruyu anlatmaktı
SANA NE?
Yeni bir yar bulmuşsun kendine
İyi olmuş da bundan bana ne?
Sözüm açılmış, beni sormuşsun
Sorma kimseye, benden sana ne?
Neredeydi vicdanın giderken?
Acelen neydi, çarpıp çıkarken?
Deli gibi, çılgınca severken
Sevemem artık seni, bana ne?
Günleri, aylarıma ekledim
Bir bilsen, seni nasıl bekledim?
Aşkımı ta gönlümde sakladım
Bulamazsın arama, sana ne?
Ne yaptım, seni sevmekten gayrı?
Kalbimiz birdi, yerimiz ayrı
Canımın özü, dermanı, hayrı
Kalmadı, gelmem artık; bana ne?
VARSA
Varsa gecenin başka bir rengi
O mutlaka turuncu olmalı
Neşeli görünüp gizliden
İçten içe hüzün salmalı
Varsa yarin başka bir adı
O mutlaka kan olmalı
Yaralarken beni böyle derinden
Bu yarayı anca o sarmalı
Varsa ayrılıktan daha çok ağlatan
O mutlaka vuslat olmalı
Görünce el pençe divan durup
Ayaklarına başın vurmalı
Gidilecek bir yer varsa aşktan gayrı
Mutlaka oraya kaçmalı
Bu bir ateştir içinden taşan
Gittiğin yerleri de yakarsın
Adama bir dur diyen olmalı
Varsan mutlaka aklın da başında
Baş gözün seyreylerken âlemi
Dıştan içe devam eden yolculukta
Varsa bulduğun bir şey
O mutlaka kendin olmalı
MUSTAFA METLİ , yazdı.
ELE AĞLARIZ, ELLE GÜLERİZ
Ölmüşsün sen kardaşım ağlayanın yok.
Bize bakma, zaten adam değiliz biz.
Medet bekliyorsan bekleme. fayda yok.
Biz de ele ağlarız, elle güleriz...
Kimse etmedi bizim ettiğimizi.
Bilmedik, görmedik birbirimizi.
Şimdi, sabah akşam dövsek dizimizi.
Yine ele ağlarız, elle güleriz...
Sen ölüyormuşsun ata ocağında.
Ağlarmışsın cihanın dört bucağında.
Can verirmişsin düşmanın kucağında.
Duymaz, ele ağlarız, elle güleriz...
Çiğnenen tek senin namus arın değil!
Tükenen geçmişimizdir yarın değil!
Ettiğimiz hep zarardır kârın değil!
Dönmez, ele ağlarız, elle güleriz...
Bitmez bu zulüm, bizim gibi koflarla.
Baş olmaz gavurla, çinle, moskoflarla.
Yürümüyor bu gemi kuru laflarla.
Söyler, ele ağlarız, elle güleriz...
GEREĞİ YOKKEN
Seni andı yüreğim
Apansız
Ansızın
Durup dururken
Hem de
Hiç gereği yokken
Bir iç çekiş
Eski günler
Uzak zamanlar
Irak diyarlar
Geri gelmeyesi
Sonra bir gülümseme
Sonra karamsarlık
Kapatılmış defterler
Hem de
Hiç açılmayası
Hiç gereği yokken
Ansız
Zamansız
SEVGİ YETMİYOR
Heves etmeyeyim boşa,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Sözüm belki gitmez hoşa,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Delinse de dağlar, yalan.
Aşılsa da çöller, yalan.
Güzel sözler, diller yalan.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Ne aradık, neyi bulduk?
Kederle gamla kavrulduk.
Hep gurbetlere savrulduk.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Kurduğumuz bu dünyada
Adalet yok sağda solda.
Doğru yolda durmaya da
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
İnsanoğlu açgözlüdür.
Sanırsın doğru sözlüdür.
Bilemezsin ne gizlidir.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Ezilenler hep ah eder.
Zengin kısım keyfe keder.
Düzen böyle gelmiş gider.
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Demişsin hani “aşk nedir?”
Sırra ereni kim bilir?
Bu yola nasıl girilir?
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Boşa dümen çevirmeden,
Sevdiğini göstermeden,
Bedelini ödemeden,
Sevgi yetmiyor, yetmiyor.
Üstâd sana hayranım ben
Sevgi yetmiyor, yetmiyor
Nazire için yazmaya
Sözler yetmiyor, yetmiyor.
Mustafa METLİ
(hadsizlik ederek Abdurrahim KARAKOÇ şiirine naziredir)
SUSTU
Sustu dilim, konuşmuyor.
Adın bile unutuldu.
Yüzün, silindi hatırlarımdan.
Sustu artık, konuşmuyor.
Sustu kalemim, yazısı bitti.
Anlattıkları anlamsız oluyor.
Bana muhalif, kendine düşman…
Susması daha hayırlı oluyor.
Sustu fikirlerim, sorgulamıyor,
Eskisi gibi hararetle.
Mana arayışına son.
Her şey kabul…
Her şeye hay hay…
TEK KAŞIK
“Tek kaşık
İki âşık”
Derdin sen aşkımıza
Onun için mi birtanem
Tek kaşık getirirdin?
Küsünce bana
İkinci bir kaşık.
Çıkarırdın ortaya.
Aynı kaşıkla eritirdik
Çayımızın şekerini.
Tekti bizim aşkımız.
Onunla bağlardık hayatımızı
Onunla bağlanırdık.
Kaşık mı yok evde?
-Hayır, çok.
O kaşık yok mu
O tek kaşık.
O, çay kaşığı
OLMASIN
Olmazsa olmasın…
Bizim sonumuz da mutlu olmasın.
Herkes mutlu olacak diye bir şey yok ki.
Biz de mutlu olmayalım.
Diktiğim ağaçlarım kurusun.
Meyve vermesin, kökü sökülsün.
Kurusun, yansın, kırılsın, olmasın…
Bize de aşk şarkıları çalmayıversin.
Nasibimiz ayrılıkla açılmış.
Olsun biz de gurbet türküleri dinleyelim.
Eğlencemiz, neşemiz, huzurumuz olmasın.
Getirmesin postacılar haberini.
Duymak istemem, bir yerlerde
Gününü gün ettiğini.
Değil seni, değil sesini
Adını bile unuttum.
Hakkında konuşan, dinleyen, duyan olmasın.
Gözlerim kapılarda kalsın.
Gelen sen olma!
Gelme sen de gelme
İstemem!
Kalabalıklar içinde öleyim.
Senden başka gören olmasın.
ÖĞRETMENİM
Bilmesinler kıymetini
Ne çıkar?
Ben biliyorum.
Yetmez mi?
Hasan da biliyor, Elif de.
Yetim Ahmet de biliyor seni.
Önlük almışsın ona.
Önceki yırtıktı.
O söylemedi valla.
Ama biz anladık.
Övmesinler seni öğretmenim.
Var mı ki ihtiyacın?
Ben övüyorum seni
“Öğretmenim her şeyi biliyor” diyorum.
“O dediyse doğrudur” diyorum
Anneme babama anlatıyorum hep seni
Sevmesinler seni öğretmenim
Hor görsünler.
Yattığını söylesinler.
Ben görmedim yatarken seni.
Sesin kısılmıştı iyi hatırlıyorum.
Hastaydın belki
Solmuştu rengin.
Ama elinde tebeşirin
Oturmadın öğretmenim.
Görmesinler emeklerini öğretmenim
Ben gözlerimle gördüm.
Yanımda Veli vardı.
O da gördü.
Eski öğrencilerin miymiş, neymiş?
Kıskandık onları
Ne yalan söyleyeyim.
Güzel güzel arabalarından inip
Öptüler ellerini.
Çok para alıyormuşsun öğretmenim.
Öyle konuşuyorlarken duydum.
Hem “çok alıyor” diyorlar
Hem de “ben biriyle baş edemiyorum valla
Öğretmen iyi sabrediyor” diyorlar
Ayşe Teyze “Aman kaldırmaz benim başım” dedi
Sahi çok mu para kazanıyorsun öğretmenim?
Ne bildiysek, öğrendiysek öğretmenim
Senin sayendedir
Bilesin bunu
Sana böyle şeyler yazabiliyorsam
Okuma- yazma biliyorsam
Anlatıyorsam derdimi
Sen öğrettin
Sen öğrettim öğretmenim
Helal et ne olur
O ödenmez hakkını
Helal et
Helal et öğretmenim.
İlkokul Öğretmenim Hasan ULU başta olmak üzere tüm öğretmenlerime ve öğretmen arkadaşlarıma…
KÜSKÜN
Kimseye değil
Ben kendime küskünüm
Öldüğüme sevinmesem bile
Doğduğuma küskünüm
İnsanlara bin değer
Verip güven sarsana
Kızamam, hiç kızamam
İyi niyetime küskünüm
Sevdiğimi çok sevip
Fazla değer yükleyip
Kalınca yüz üstü
Saflığıma küskünüm
Arayan soran hep ben
Dengelerken hayatı
Kırılmasın kimse diye
Dağılmışlığıma küskünüm
Anlatamaz kimse beni
Tarif edemez her yazı
Beni böyle sınırlayan
Şiirime küskünüm
SİS
Sisler içinde görünen
Bu kavaklar, kuşlar,
Şu uzayan yol…
Var mı hakikaten?
Görünürün ardındaki
Görünmez beyazlık
Nereye çekiyor
Keserken soluğumuzu?
Zayıf ışıklı şu evin
Yaşar mı içinde insanları
Büyütür mü onlar da
Yaşama dair umutları?
Sorular gelir akla
Cevaplar firar eder
Sisler içinden geçen
Yalnız ben miyim?
YOKSUN
Geri geldi, göçe giden turnalar
Bakarım sevdiğim içinde yoksun
Tane tane gözden akan damlalar
Silerim sevdiğim içinde yoksun
Sözlerim hep zehir hep zakkum bana
Tadarım sevdiğim içinde yoksun
Bal olur katran da cananla cana
Ölürüm sevdiğim canımda yoksun
Sana yazsam bin bir türlü şikayet
Kırılma n’olur hakkını helal et
Kalmadı ne anlayış ne feraset
Cahilim sevdiğim bilgimde yoksun
Sunsam bildiğim güzel sözlerimi
Arz etsem sana bütün dertlerimi
Utanır söyleyemem hislerimi
Yazamam sevdiğim yazımda yoksun
AĞLADI
Duyunca gideceğini
Yollar ağladı
Seni göremeyen
Kullar ağladı
Güneş yitirdi ümidini
Sana dokunmaya hevesli
Yeller ağladı Bir gidişin oldu
Geçti aradan Günler, haftalar, aylar…
Tükenmek bilmeyen
Yıllar ağladı
Kurudu papatya
Soldu sümbül
Kanını akıtan
Güller ağladı
Gözyaşları çağlayıp taştı
Dağlara, tepelere ulaştı
Utandı yağmur
Seller ağladı
Söz kalmadı söylemeye
Bulamadı bir çare
Anlatmayı bilmeyen
Diller ağladı
Hep çağıran deli gönül
Anladı geç olsa da
Bıraktı beklemeyi
“Git”ler kaldı geride
Büktü boynunu “Gel”ler ağladı “Kal” lar ağladı
DÜNYA
Alçaktır “dünya” dediğin
Gönlüne sen koyma onu
Temizlenmez bin yusan da
Kirletir hep, sevme onu
Tadı belki şeker gibi
Gelip geçer rüzgâr gibi
Vurulur hep şikâr gibi
Yalancıdır, vurma onu
Malla mülkle kandırırsa
Şan-şöhretle azdırırsa
Yemeklerle doydurursa
Aç kal, yeğdir; yeme onu
Bin hırs, bin haz, bin nimettir
Sabırsızdır, şükrü yoktur
Açtır, doymaz gözü çoktur
Verme selam, es geç onu
Yol gösterir, kapı açar
Ona gelen durmaz, göçer
Bağlamaya fırsat arar
İnanma ha, duyma onu
Kandırır hep gözün boyar
Türlü türlü çorap örer
Giydirdiğin elbet soyar
Yanılıp da giyme onu
Bitmez hiç derdi-tasası
Kendi gurbet, yok sılası
Onu sevenin duası
Olmaz kabul, sevme onu
Durak yeri gibi düşün
Harman yeri gibi düşün
Savaş yeri gibi düşün
Hakir gör, küçük gör onu
Bu dünyanın altı vardır
Bu dünyanın sonu vardır
Bu dünyanın vakti vardır
Sonsuz sanma aman onu
Yalandır, yalancıdır o
Fanidir, geçicidir o
Durmaz ki kaçıcıdır o
Kıymeti yok, sayma onu
BELKİ
DE
Belki de
Eski zamanlardan bir zaman içinde
Çağırır buğusunda yanan bir âhın
Her gelen anlamasa da
Anlayanlar bilir ve gönülden
Döker salkım saçak
Günahlarını ve verir ansızın
Adanmış en temiz en taze günahlarını
Bilinmez giderken bilinmezlere uçar
Ortasında kalmış bir savaş meydanıdır hayat
Ve yaşanır hızla tüketilmek istenirken
Ama istemezken bitmesini
Kalıverir insan
Hiç tahammül edemediği kendisiyle
Dinler sesini
En uçarı zamanlara gitmek isterken
Doldurur durur içine nefesine
Dışına yalnızlık denen battaniyesini
Buluverir herkesin gittiği
Hiç kimsesiz ıssız kalabalıklara bakarken
Ve veremez bir anlam duyduklarına
Hızla geçen bir yük treninin altından
Düşmeye çalışır
Bitiremediği kâbuslarının kenar ve köşesinden
Yakar ayrılığı gitsin de gelmesin deyip
Beddualarla yakarır çalışır dönmeye geri
Biter gider
Tuz eker yaralarının en acılı yerine
Bir yardım bir istek bir şuursuz başıboşluk
Gibi kalıverir öylece
Benzetmelerin benzersizliğinden sıkılarak
Bir umut sıkar çeker tetiği
Nişan alınamaz sanılan
Boşlukların en boşuna
Ordadır işte orada
Belki de bir delinin içten gülüşünde
Ordadır şifreler saklanmıştır
Başıboş başıbozuk
Bilinmez
Belki de belki de
ÇOCUKLUĞUMA
Nerede saklambaç oynayan çocukları görsem çocukluğuma
döner o günleri yaşarım yeniden. Az oynanmış, hazzı damağımda kalmış
çocukluğuma… Çocuk; her mekânda, her zamanda çocuktu. Şimdiki hâlime bakıp da
çocukluğumu hayal etmeye kalkmayın. Ben bile inanamıyorum bu cüssede bir
insanın çocuk olabileceğine.
Bir köy çocuğuydum ben. Köyümüz ilçeye
yakın fakat dağlara dönüktü yüzü. İnsanlarının hem yüzü hem karnı…
Hayvancılıktı geçim kaynakları. Yörük köyüydü bu köy. Antalya’dan gelmişlerdi
bu bodur ağaçlarla ve sert kayalarla örülü coğrafyaya. Kıl keçisi beslenirdi
ekseriyetle. Bu köyde çocuklar aynı zamanda birer küçük çobandı. Babamın da
kalabalık bir keçi sürüsü vardı. Biz davar derdik herkes gibi. Oğlakları gütmek
bizim kaderimize yazılmıştı yaz günlerinde. O güzelim yaz günlerinde. O canım
yaz tatilinde…
Baharda keçiler oğlaklarını doğururdu hep
birden sözleşmişçesine. Oğlakların doğum günleri birbirine çok yakındı.
Günlerin uzamaya başladığı günlerdi. Okuldan koşarak eve gelir, yandan düğmeli
–birkaçı koparak yerine aynısı dikilmemiş, düğmelerinin görünümü oldukça
çirkin- önlüğümü ve yakamı fırlatıp İrfan’ı evinden çağırırdım. Kim miydi
İrfan? İrfan komşumuzun tek oğluydu. Akrabamız da olurdu uzaktan. Çok özenirdim
ona. Çünkü babası onu çoban olarak kullanmıyordu. Çünkü babasının keçileri
yoktu. Babası cambazdı. İpte yürüyenden değil tabii ki de. Hayvan alır satar,
araba alır satar. Üç tekerlekli motor alır, bazen de satamazdı. Aldığı arabayı
olsun, motoru olsun evin önünde bin bir parçaya ayırır; saatlerce boş yere
çalıştırır, motora sonuna kadar gaz verip kulaklarımızı sağır ederdi. Yakın
arkadaşımdı İrfan. Anası ona hep yarım (fıtık) olduğunu söyler ve yüksekten
atlamamamızı tembihlerdi. Ama ben onu hep bizim samanlığın damından atlatırdım.
İyi bilye oynar, mahallede herkesi üterdi. Zehir adı verilen beş kuyulu bilye
oyununda bir harikaydı. Toprağı eliyle pergel misali karışlar ve “dana gözü”
adını verdiği o koca bilyeyle bizim bilyeleri saf dışı bırakırdı.
Köy yeri çok tozlu topraklı olur fakat bizim
köyün toprağında bir de keçi gübresi vardı. Üstümüz başımız perişan olurdu. O
kadar çok bilye oynardık ki ellerimiz anamın deyimiyle yağır olurdu. Sürdüğümüz
güllü vazelinler sızlatırdı ellerimizi. Kızlar da bizimle oynamak isteyince bilyeler
bırakılır hemen saklambaca geçilirdi. Bunun için önce bir ebe seçmek lazımdı.
Kızlardan birisi dudağını yuvarlar elini ağzına götürerek başlardı hemen
sayışmaya: “ Ooooooo portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum,
duma duma dum kır-mızı mum” Uyanıklar itiraz eder saymacının doğru
hecelenmediğini söyler ve “Tamam tamam işte sensin ya ebe” gibi bağrışmalar ile
ebe belirlenirdi. Çocuk oyunlarında gözü açık olmak önemliydi.
Ebe, İrfangilin evinin önündeki
büyük ve kalın yeşil renkli elektrik ağacına yumar ve sayardı. Ben, ebe
olduğumda göz ucuyla bakardım kimin ne tarafa koştuğuna. Uyanıklar hızlı hızlı
sayar arkadaşlarının saklanmalarına müsaade etmezlerdi. Bir gün o panikle ne
yapacağını bilemeyen bir küçük çocuk, Hürü Teyze’nin bahçesinin yanındaki
ısırganın içine düşmüştü. Oyun hemen bozuldu, herkes yardıma geldi. Çocuğunun
ağladığını duyan anası koşarak gelmiş, önce sakinleştirmeye çalışmış sonra
çocuğun ağladığına aldırmadan döve döve eve götürmüştü. Çocuğa hem vuruyor hem
de ağlamamasını istiyordu. Garip bir çelişkiydi doğrusu. Zavallı çocuğun her
tarafı mayalı ekmek gibi kabarmıştı. Daha sonraları ısırganın yenilebilen bir
ot olduğunu duyunca çok şaşırmıştım hâlâ da şaşırırım. Böyle şeyler yaşansa da
kalan sağlarla oyuna devam edilirdi. Ta ki emmimin kızı Medine bağırana kadar:
“Davar geliyoooor” Hayda, oldu mu şimdi bu? Daha yeni başlamıştık oyuna.
İnşallah bizimki değildir diye dua ederdim içimden. Gelen davar İsmet Emmimin
çıkardı genellikle. Davarı erken getirir oğlağı bir an evvel emiştirmek
isterdi. Bağırarak oğlanlarını çağırırdı. Oğlanları elleriyle sanki motor
tutuyormuş gibi yapıp hayali motorlarını çalıştırmak ister, birkaç kere marşa
basma ve motor çalıştırma sesi çıkararak ışınlanırlardı.
Oyun üç kişinin daha gitmesiyle üç
beş dakika kadar daha oynanmaya çalışılır, ertesi gün daha erken buluşulmak
üzere sözleşilerek bırakılırdı. Galiba sırf bu sebepten doyamadım çocukluğuma.
Oyunun sonunu hiç görememekten. Belki de kimse görmemişti sonunda ne olduğunu
ya da insanlık var olduğu müddetçe gelmeyecekti sonu. Kim bilir?
Sadece İrfan’ın akşam oğlak emiştirmek gibi bir
derdi yoktu ve ona çok özenirdim. Bir de yazları oğlak gütmezdi. O güzelim yaz
tatillerinde… Ya akşam çabuk olurdu bizim köyde ya da oyun oynarken zembereği
çözülürdü saatlerin. Nerede saklambaç oynayan çocukları görsem çocukluğuma
dönerim. Az oynanmış, hazzı damağımda kalmış çocukluğuma…
TEZAT
Aşkın, tezat bir bilmece;
Cahile sordurur beni.
İçim yanar, gündüz gece
Köz odum dondurur beni…
Âmâ görür, topal koşar;
Diri ölür, ölü yaşar;
Nasıl bir aşk gören şaşar
Canımdan bezdirir beni…
Ağulu aş, bala döner.
Azlar biter, bola döner.
Şeytan bile dine döner.
Hiç ile doldurur beni…
Cüceler olur koca dev.
Kurtlar, kuzuya olur av
Hep yalan, hep masal, hep sav…
Boşlukta gezdirir beni…
Boğar beni bir damla su,
Anlaşılmaz iş doğrusu,
Çalan kıyamet borusu,
En sondan başlatır beni…
Soytarılar sultan olur,
Zırvalıklar ferman olur,
Bu aşkı bir yakan olur,
Ateşler söndürür beni…
Divane, özünden geçer.
Yolcu konar, hancı göçer.
Zemheride çiçek açar.
Kalpsize sevdirir beni…
Kışlar biter yaza döner,
Tersler bile düze döner,
Kelam olup söze döner,
Şiirle yazdırır beni…
MUSTAFA METLİ
YİĞİDİN ADI
Amcasına benzerdi Osman
Onun gibi tespih çekerdi
Ve iri taneliydi tespihi
Ve kundura giyer
Topuğuna basardı Osman
Kabadayıydı vesselam
Onu görenler selam vermek için
Eğerlerdi başlarını yere kadar
Ve koyarlardı ellerini
Yüreklerine
Ve başlarını eğerlerdi
Osman,
Koca Osman,
Deli Osman…
Yiğit namıyla anılırdı o zaman
Eskiden,
Çok eskiden…
Çoktu seveni Osman’ın
Bir o kadar da sevmeyeni
Düşmanı
Çoktu Osman’ın
Su uyurdu
Dost uyurdu
Ama düşman?
İşte o
Nöbetteydi
Ölüm gibi
Yılan gibi
Beklemekteydi.
Alacak verecek işi miymiş, neymiş
Çökmüşler bir garibe
Hain yılanlar
Osman da onları tokatlamış mıymış neymiş?
İşte o sebepten kin besler
Silah gezdirirmiş yılanlar
Yılanlar
Hain soyundan
Dar bir vakitte
Dar bir sokakta
Çevirmişler yılanlar
Osman’ın etrafını
Deli Osman’ın
Koca Osman’ın
Yiğit namıyla anılırdı ya
Osman’ın
Yiğit Osman’ın
Saldırmışlar üstüne
Çullanmışlar hep birden
Çöreklenmişler
Bir ona vurmuş yan yatırmış
Bir buna vurmuş kan getirmiş
Koca Osman
İşte ondan sonra
Delikli demir konuşmuş
Hepsi birden kurşun yağdırmışlar
Hepsi birden basmışlar tetiğe
Kızıl güller açmış
Osman’ın her yerinde
Tespihi elindeymiş
İri taneli tespihi
İşte o da kana bulanmış
Bir yiğidin kanına
Topuklarına bastığı kundurası
Çıkmış ayaklarından
Amcasını da vurmuşlarmış Osman’ın
Adı kalmış geride
Deli Osman Çıkmazı
Demişler o dar sokağa
Bir de ölüm zamanı
Doğum günü olmuş
O zaman doğan bebelere.
Osman vurulduktan
Bilmem ne kadar sonra
Doğanlar olmuş.
Adı varmış yiğidin
Yiğidin adı Osman’mış
Kabadayıymış vesselam
O GÜN
O günde durdu zaman
Kaç defa gidip geldi
Göçmen kuşlar bilmiyorum.
Kaç mevsim geçti kaç ay?
Bilmem kaç defa
Sevmeye çalışılmış insancıklar?
Sayısını bilmiyorum.
Küçük çocukların,
Küçük çocukları oldu.
Bir delisi vardı mahallenin
Bilmem kaç zaman önce kayboldu?
Soranlar oldu seni
Cevabım “bilmem” oldu
Uzun zaman önceydi.
Soranlar da görünmez oldu.
Saçlarım vardı bir zaman
Aklıma geldi.
Aynaya baktım
Baktım yoktular yerinde.
Buruşmuştu yüzüm.
Ne kadar zaman geçmiş?
Ne zaman yaşlanmışım, anlayamadım.
O günde durmuş zaman.
İşte o gün kaybetmişim kendimi.
O günde seni de.
İşte o gün durdu zaman.
Hatırlıyorum.
O gün ölmüştün.
BAHARDA
Bir türkü söyleme hevesinde gözlerin
Işıl ışıl parıldıyor sevinçten
Kırk ikindilerde ıslanıyor
Uzaklaşıyorsun, beklemeden…
Yollarda arıyorum seni
Bir umut bin meşakkat
Bir yerlerden sesin duyulur belki
Olur ya, gitmemişsindir.
Isıtan güneş değil saçlarındır
Beni böyle hapseden.
Böcekler bile sessiz yürür,
Uyanılır mı bilmem bu düşten?
Sarmaşıklar dallarda arar ellerini,
Bülbüller adını söyler kendince.
Bu buğu bu hafif rüzgâr
Sonsuz bir aşkı müjdeler…
En ağırı da ayrılığın
Vuslat denen sonudur
Bitiverir hayaller
Gerçek buzdan daha soğuktur.
Bir baharda bulmak seni,
Öylece kendiliğinden
Her köşeden çıkıversen
Mevsim geçmeden…
NİĞDE’DE AKŞAM OLUYOR
Niğde’de akşam oluyor
Yuvasına gidiyor kuşlar
Yavaş yavaş çekiliyor güneş
Düzlerde koşturuyor gölgeler
Niğde’de akşam oluyor
Asılırken Melendiz yamacına
Yaklaşıyoruz uçumların ucuna
Bacalardan çıkan duman
Işıklarla yarışıyor
Niğde’de akşam oluyor
Soğuk arttırıyor şiddetini
Daha bir sarılıyor insanlar umutlara
Zaman misali delik deşik yollar
Her yandan karanlık bürüyor
Niğde’de akşam oluyor
Bir bayrak inançla çırpınıyor
Ezanlara karışıyor çocuk sesleri
Bir yerlere sessizlik yağıyor
Karlar iyiden beyazlaşıyor
Niğde’de akşam oluyor
Bir bozlak çalınıyor kulaklara
Yanmış tenlerde çizgi çizgi
Zor aydınlanıyor sokaklar
Lambalar bir bir yanıyor
Niğde’de akşam oluyor
Niğde’de akşam oluyor
Boz yamaçlar ağaç özleminde
Dağlarda uluyan rüzgâr
Gönüllere gam salıyor
Niğde’de akşam oluyor
NASİHAT-2
Aşk gölüne soyun da gir
Dünyalıkla yüzemezsin
Bu âlemi gönülden gör
Can gözüyle göremezsin
Kuru toprağa can veren
Tohuma orman gizleyen
“Ol!” deyince oluveren
Hakk’a sır erdiremezsin
Gönül kırma dost olsana
Hakikate yol bulsana
Doğru yerde sen dursana
Yürümekle gidemezsin
Aşk deyince durur zaman
Yeryüzünde kalmaz mekan
Onu anlamaya imkan
Bul desem de bulamazsın
Bu ne garip bir bilmece
Akıl erir gündüz gece
Şiir yazsam hece hece
Okumakla çözemezsin
Âşık olan arif olur
Sırlar ona tarif olur
Kafiyeler redif olur
İki sözü dizemezsin
Çoktur benim günahlarım
Çoğalıyor hep ahlarım
Ağardıkça siyahlarım
Ölümü unutamazsın
Ortası yok hep kenardır
Zannedersin bir çınardır
Ömür ecele şikârdır
Elinden kurtulamazsın
Metli bu sözlerim sana
Ağlasan da kana kana
Affetmezse Yüce Mevla
Cennetine giremezsin
MUSTAFA METLİ
YİNE YİNE…
Geldi işte hüzün demim
Ağlar gözüm yine yine…
Gitti gelmez gençlik çağım
Ağlar gözüm yine yine..
Bu dağlarda gül biter mi?
Kokusu canda tüter mi?
Bu dertler artık yeter mi?
Tazelenir yine yine…
Yârim gideli çok oldu
Hicrân, içimde ok oldu
Saçlarım da hep ak oldu
Ağarıyor yine yine…
Söndü, gözüm feri söndü
Ayrılığın mumu yandı
Hasret, ahlarıma kandı
Canım alır yine yine…
Görünüyor yolun sonu
Siliniyor rengin tonu
Hani gelmez idi hani?
Ölüm gelir yine yine…
Daha kaça vardı yaşım?
Musallaya değdi başım
Dikmişlerdi mezar taşım
Gömüyorlar yine yine…
ZORDUR ÖLMEK
Sözlerin kalır geride
Bir de “seviyorum” deyişlerin
Kuralsız bir keşmekeşte
Kalır arkada sevdiklerin
Yakası açılmamış bir aşkla
Kanla, tenle bütün bir inanmışlıkla
Tutarsın can damarından
Koyverirsen kaçacak olur
Koyamazsın
Zordur ölmek…
VAAD
Bir mutluluk vaadi var yarınların
Bilinmezler arkasında
Uzaklarda bir yerlerde
Beklenirken yolları meçhul sevgilinin
Zaman uzar
Mekân kayar avuçlardan
Kulpu zayıf hayatlardan
Medet beklercesine
Çaresizdir yürekler
İçini dolduracak kadar mânâ
Teskinini arttıracak sabır
Dilleri yoracak çoklukta şükür
Ararsın karanlıklar içinde
El yordamıyla
Buldum sandığın
Başa döndüren yanılgılardır
Girdabında fırlatır ömrünü
Merkezkaçı odaksızdır
Yalpa yalpa savrulursun…
SON SÖZ
Verilmiş bir sözüm yok kimseciğe
Çeker giderim, durduramazsınız
HEDİYE
Söktüm adını dilimden acıtarak,
Koparttım sevgimin yeşeren dallarını.
Sevimli benzetmeleri aldım üzerinden,
Dökük bir hayat hediye ettim kendime.
ETİKET
Bir adı olsun bu işin
İster “mecnunluk” de ister “mutluluk”
Yanında olayım da varsın “deli” desinler
Her nesnenin üstüne yapışır bir etiket
AKRABALIK
Sebepler üvey
Acılarımız öz
İnsanız işte
ZAMANI GELDİ
Zamanı geldi
Seni çağırıyor mutluluk
Beni karanlık geceler
Zamanı geldi
Gitmelisin umut dolu yarınlara
Kalırsan benle
Saplanırsın çıkmazlara
Zamanı geldi
Gitmelisin artık
Bense beklemeliyim
Gelmeyeceğini bile bile
YANILGI
Zamandan tasarruftu benim aşkım
Sen, “sevmiyor” sanmıştın
Seni görmeye dayanmıyordu yüreğim
Sen, “gelmedi” saymıştın.
NİYE VAR?
Şarkılar seni söylemeyecekse niye var?
Niye var gözlerim, ellerim niye var?
Gelmeyeceksen eğer son kez
Saatler, takvimler niye var?
Son umudum sendin benim
Ekmeğim, aşım, hayalim
Harcadığım en büyük emeğim
Gidecekse boşa niye var?
Sensiz yarım kalır tüm düşler
Rüyalar birer kâbus
Hafakan olur üşüşürler
Uyku haram, gece niye var?
DURUM
Ayrılık şarkımın son nakaratında
Takılırdın öyle anlamsız
Öyle biçare kendiliğinden
Seni söylerdi hep dudaklarım
Hep seni anardım
Karışık saçların uçuşurdu
Beynimin en çıkmaz dolambaçlarında
Yol almayı becermezdim
Kalırdım öylece
Kalırdım köskötürüm
Umudum olurdun
Düşününce senli yarınları
Işıklar açtırırdın
Bir de sensizlik gelirdi aklıma
Yutardım dilimi lâl olurdum
ŞİMDİ DEĞİL
Gidersin elbet
O da olur
Gidersin bir gün
Ama şimdi değil
Aşkın da biter
Türkülerin de
Sen söylemeye devam et
Susarsın bir gün
Ama şimdi değil
Yarınlar bugünden aydınlık
Sevinçlerin şu andan çok
Olmaz bilmelisin
Üzülürsün mutlak
Ama şimdi değil
Hayat biter
Durur zaman
Yıkılır dünya
Ölürsün acele etme
Şimdi değil
Şimdi değil
ÇANAKKALE
Sene, on beşiydi bin dokuz yüzün.
Her yerde keder, her taraf hüzün.
Bu kadar mânâsız, anlamsız sözün;
İçini sen doldur hey Çanakkale!
Sadece bir savaş, yalnız harp değil!
Üşüştü tüm düşman, yalnız Garp değil!
Namus davasıdır, yalnız darp değil!
Bahtımızı döndür hey Çanakkale!
Bu aziz milletin, kadim vatanın;
Muhkem kilidisin, açılmaz kapın.
Almaya çalışan imansızların,
Yüzlerine tükür hey Çanakkale!
Düşmanların dizi dizi dizilmiş.
Mezarların hep önceden kazılmış.
Kaderine kahramanlık yazılmış.
Bu akını durdur hey Çanakkale!
Nusret’in var, mayın döşer sessizce.
Askerimde tevekkül İsmailce.
Atılırken ateşe İbrahimce,
Yaralar gül olur hey Çanakkale!
Aleviler, Sünniler, Türkler, Kürtler…
Ali, Osman, Hasan, Veli, Mehmetler…
Kınalı kuzular, mertoğlu mertler!
Hepsi sende yatar hey Çanakkale!
Yaralı düşmanlara su verenler,
İnsanlığı dünyaya öğretenler,
Sende, toprağa gülerek girenler.
Cennete sen kaldır hey Çanakkale!
Neferlerim hep cennetten tanışlar.
Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar…
Tarih sizi her an her gün alkışlar.
Bu şan, ne şereftir hey Çanakkale?
Biliyoruz, Çanakkale geçilmez!
Türk, ölmeden vatanından çekilmez!
Künyene bundan başka şey yazılmaz
Senin adın “Zafer” hey Çanakkale!
DE HELE
Neler oldu senden sonra sevdiğim?
Yalan imiş
meğer bütün bildiğim
“Doğru” diye hüküm verip durduğum
Doğru mudur eğri midir de hele!
Mecnun olup düştüm ıssız çöllere
Öldü sayın
kefenleyin çullara
Yaşar iken koyun beni sallara
Ölü müyüm diri miyim de hele!
Riyası çok güvenemem kullara
Tamah etmem
beş kuruşluk pullara
Deli diye düştüm dilden dillere
Akıllı mı deli miyim de hele!
Çaresi yok derman bilmez dertlerim
Her derdimi
binle çarpar katlarım
Çok da geçmez aha burda çatlarım
Güçlü müyüm zayıf mıyım de hele!
Yazma ile anlatamam halimi
Boza ak
demem kırsalar elimi
Sabredip tutamıyorum dilimi
Cesur muyum korkak mıyım de hele!
Metli der ki yalan fani dünya bu
Zıtlaşır
akıl ile gönlün yolu
Olursan ol yalnız Allah’ın kulu
“Bunlara sen uyar mısın?” de hele
BİLMİYORSUN
SEN
Dur daha dur
Nereye bu gitmeler
Daha seveceğim ben seni
Bilmiyorsun sen
Doymadım ki daha
Bin ömrüm olsa da
Zannetmiyorum
Kanayım sana
Bekle ne olur
Bir adı olsun
Böyle öksüz
Böyle boynu bükük
Yaralı kalmasın
Bu sevda
Gideceksen bile
Bu aşkla yaşanmaz
Bilmiyorsun sen
Öldürür beni
Çok geçmeden
Dilenciliktir belki bu yaptığım
Belki de onursuzluk
Ne dersen de
Sen yoksan eğer
Bir tarifi de olmayacak
Bu aşkın kaderi yalnızlık
Sonu hüsransa eğer
Bilmiyorsun sen
Doymadım ki daha
Sen yoksan eğer
Öldürür beni
Dur Ne olur
Bilmiyorsun sen
BİR GARİP
Bir Garip Görürsen
Pencerenin Önünden Geçen
Elleri Ceplerinde Üşüyorsa
Ben Değilsem De Ben Yerine Koy
Nerededir
Ne Haldedir Diye Bir Düşün
O Da Böyle Sefil Kimsesiz Derbeder Mi
Yüreği Bir Ateş Çemberi
Bir Köşede Ağlar Mı Sessiz Sedasız
Ağzından Çıkan Buhar Mı Hasretin İsi Mi
Zaman Geçip Gitmiş Mi Haber Etmeden
Ne Çabuk Yaşlanmış
Ne Kadar Erken Çökmüş
İnsan Takımı Adam Yerine Koymasa Da
Işıkta Durunca Bir Gölgesi Var
Bir Garip Görürsen
Pencerenin Önünden Geçen
Elleri Ceplerinde Üşüyorsa
Ben Değilsem De Ben Yerine Koy
MEKTUP
Dün geldi gönderdiğin mektubun
Hıçkırıkla
okudum
“Görüldü” yazarken üzerinde.
Yıkıldım bir daha bir daha…
Biliyordum seviyordun beni,
Değer miydi
benim için ağlamana?
Nasıl üzdüm nasıl düşürdüm bu duruma?
Küfrettim kendime,
Düştüm cehennemlere.
Yakıldım bir daha bir daha…
Unuttum kuşların uçuşunu,
Güneşin
doğuşunu,
Zamanın geçişini…
Unuttum kızımın gülüşünü.
Ar ettim suç ettim
Sıkıldım bir daha bir daha…
Mektubun bir kaçış penceresi,
Mekânlar
içinde bir aralık.
Gönülden gelen bir nefes oldu.
“Bitecek” diye fısıldadı sonra
İşte o an hücrelere
Tıkıldım bir daha bir daha…
Babam da selam göndermiş
“Kendine iyi
baksın” demiş
Kahırla konuşmuş anam.
Binlerce dertle
Karıldım bir daha bir daha…
Burada duvarlar soğuk,
Demirler
soğuk,
Soğuklar içinde duygular soğuk…
Üşüdüm…
Mektubunu bastım bağrıma
Sarıldım bir daha bir daha…
Zindanlarda çıkmıyor sesim
Mutluluklar
çok uzaklarda kaldı
Soyutlanırken hayatın içinden
Kendimden kaçarken
Hiçbir şey düşünüp hiçbir şey yazarken bile
Yoruldum bir daha bir daha…
Gecesi bitmeyen kara zamanlardan
Ölüm çıksın
isterken her an
Öldürürken içimdeki her türlü benliği
Ölemedim, yaşadım,
Dirildim bir daha bir daha…
İYELİK
Yar, sevenin
Yol, gidenin
Kılıç, kuşananın
Yar, sevenindir…
Dil, bilenin
Söz, diyenin
Saz, çalanın
Yar, sevenindir…
Aşk, yananın
Su, kananın
Borç, alanın
Yar, sevenindir…
Mey, içenin
Çay, seçenin
Suç, kaçanın
Yar, sevenindir…
Dert, çekenin
Saç, dökenin
Gül, dikenin
Yar, sevenindir…
Kül, ateşin
Har, güneşin
Tat, yemişin
Yar, sevenindir…
Zor, hasretin
Kara,
kasvetin
Kız, kısmetin
Yar, sevenindir…
Hal, soranın
Dost,
yârânın
Matem, karanın
Yar, sevenindir…
Sal, tutanın
Sin, yatanın
Kin, yutanın
Yar, sevenindir…
Gün, zamanın
Ah, gümanın
Ses, kemanın
Yar, sevenindir…
Misk, amberin
Kaş,
dilberin
Düğün, Kanber’in
Yar, sevenindir…
Yara, saranın
Ülkü,
varanın
Can, verenin
Yar, sevenindir…
Sır, kırkın
Soy, ırkın
Şan, Türk’ün
Yar, sevenindir…
SUS
Yandı söndü yıldızlar
Milyon kere,
Veya
Çok…
Gelmedi bir haber
İyi kötü değil,
Hiç
Yok…
Takıldı peşi sıra
Hüzün katarına,
Dolu bir
Yaş...
Hıçkırıklar koştu ardından.
Bir iç çekiş,
Ve bir daha…
Sonra?
-Sus!
SENSİZ
Buğulu akşamlar çağırıyor hayalini
Gün batımlarına hasret düşlerim
Görünmez olmuş tanıdık yüzler
Kuşlar Kaf Dağı kadar uzaklara gitmiş
Yorulmuş sözlerim seni çağırmaktan
Madem ki gelmeyeceksin
Haberin de gelmesin ve duymasın
Bu yollar, bu çarşı, bu sokak
Dağılmış dost meclisleri
Konu açılmaz olmuş sensiz
Bir kilit ağızlarda
Konuşmayı unutmuş lisansız kalan dudaklar
Saniyeler takılı kalmış akreplere
Bir kıpırtı belki süreksiz ve güçsüz
Ağlar şimdi yalnızlık
Şimdi ağlar sensiz sensiz
YOKSUN
Seni arıyor gözlerim boş kaldırımlarda
Veda eden
trenlerin en ağır çığlığında
Çıldırırken hayallerim seni görme hevesindeyken
Yoksun…
Zor tutuyorum bendeki seni
Her an
kopmak istiyor benliğimden
Bir delilik anında kendimi vurmaktan korkuyorum
Yoksun…
Ayrılık yine siyah giyinmiş koşuyor sokaklarda
Hep
birbirine benziyor insanlar
Ceplerimde ellerim titriyor içim
Yoksun…
Zamanın çarkı biraz daha ayırıyor bizi
Önce
gözlerin siliniyor beynimden
Saçların kayboluyor ardı sıra
Yoksun…
Bulutlar üstüme yıkılacak kadar yakın
Evler
sıkıyor sakinlerini
Tutsak ediyor verdiğim sözler
Yoksun…
Neden böyle oldu diye sorarken kendime
Cevap
vermiyorum bekletiyorum öylece
Belki de sendedir cevaplar ama
Yoksun…
Sonsuza kadar olmasa bile
Uzunca bir
zaman, bir ömür mesela
Düzelmeyecek bu hayat
Yoksun…

Yorumlar
Yorum Gönder