DENEMELER - ARZU METLİ (2012-2017)

 


 

 

 

 

BEKLEYİŞ

 

            Duyduklarım gerçek olamazdı. İnanmak istemiyordum bana söylenen bu cümlelere. Duyduğum ses kendinden emindi ve maalesef o acı gerçeği bana anlatmaya çalışıyordu. Hep filmlerde olurdu böyle konuşmalar. Ancak bu, gerçeğin ta kendisiydi. Sıradan bir doktor-hasta görüşmesi olacaktı buraya gelişim. Ve sıradan bazı ilaçlar alıp evime dönecektim. Hastalığım hiç de öyle yabana atılacak boyutta değilmiş. Ve bana verilen sürenin dolmasına çok az kalmıştı. Bu son cümleden sonra doktoru duyamaz olmuştum.

 

            Önce sevgili eşim geldi aklıma. Hani bir ömür boyu birlikte yaşamaya söz vermiştik hayatın acısını, çilesini, umutlarını, sevinçlerini birlikte yaşamaya karar vermiştik. Zorluklarla kurduğumuz yuvamızda birbirimizi hiç yargılamadan kabul etmeyi ve hatamız ne kadar büyük olursa olsun affedebilmeyi kural olarak koymuştuk. Ve şimdi ben verdiğim sözden, karardan ve harfiyen uyduğum kurallardan dönmek zorunda kalmıştım. Ne zaman biteceğini bilmediğimiz ömrün benim açımdan gizli bir yanı kalmamıştı. 

 

            Sonra meleğimi düşünmeye başladım. O daha çok küçücüktü. Her ihtiyacında neredeyse bana muhtaçtı. Bu dünyaya geleli çok olmamıştı. Fakat ben ayrılmak üzereydim bu fani dünyadan. Oysaki kuzucuğumla ilgili ne büyük hayallerim vardı: Ona iyi bir eğitim aldırıp doğru bir insan olması için elimden geleni yapacaktım. Bencillikten, hırstan, riyakarlıktan uzak bir anlayışla yetiştirecektim. Daha dün gibiydi ilk adımlarına ilk sözcüklerine şahit oluşum. Bu kadar kısa bir sürede ona doyamazdım zaten doyamamıştım da… Demek o kutsal vazifeyi ancak dört yıl yapmış olacaktım. Kalbim duracak gibiydi. Onu kime emanet edip de gidiyordum?

 

            Annem, babam ve kardeşlerim  geçti aklımdan. Yaşamım boyunca “hayırlı evlat” olmak için elimden geldiğince ve fırsat buldukça uğraşmıştım. Ne yazık ki onların gözünde hiç de özel bir yerim yoktu. Belki bu kadar kısa bir sürede onlarla vedalaşmamı olağan karşılayacaklardı. Dünyadaki en güzel duygu olan “kardeşliği” bir türlü yaşayamamıştım her nedense ? Onların için benim varlığım da yokluğum da nasıl olsa aynıydı! Çok da üzülmezlerdi herhalde gidişime?

 

            Dostlarımda ve dost zannettiklerimdeydi şimdi sıra… Bir bakışlarıyla bir tebessümleriyle dertlerime ilaç olan dostlarımdan ayrılmak belki de en acısıydı bu ayrılıkta. Sıcacık sohbetleriyle, çıkarsız yoldaşlıklarıyla nice güzellikler yaşatmışlardı bana. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı. Ancak benim o hatırlara vefa gösterecek kadar yılım olmayacaktı. Dost zannettiklerimi düşünmek bile istemiyordum. Vaktiyle zaten “zaman kaybı” olmuşlardı benim için. Kalan süremde onlara yer ayıramayacaktım. İhanetlerin, hayal kırıklıklarının üstüne çizgi çekeli çok olmuştu.

 

            Ya öğrencileri ne olacaktı? Kendi değerlerimle yoğurup şekillendireceğim o kişiliklere daha doyamamıştım ki… Yüreğine dokunmaya çalıştığım ve yüreğimde yer alan isimlere yenilerini ekleyecektim. Onların masum bakışlarını, sevgilerini, hürmetlerini ve başarılarını doyasıya yaşayamamıştım ki. Kişiliğimin en önemli parçası olarak gördüğüm mesleğimden bu kadar çabuk kopmamalıydım.

 

            Doktorun beni teselli etmeye çalışan sesiyle kendime gelmiştim. Çok değil yirmi dört saat sonra yeni yaşımı kutlayacaktım. İnsanın son doğum günü olduğunu bilerek mumlara üfleyişi nasıl bir şeydi? Tutacağım dilek, bir mucizeden ibaretti.

 

 

"Arzu METLİ ; Belki de bu alemde bir mucize daha yaşanacaktı.

Kim bilir? dedi ."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HER CANLI BİR GÜN…

 

 Seni bir türlü kabullenemeyişimizi anlayamıyorum. Kaçınılmaz son olduğunu bile bile senden bucak bucak kaçmaya çalışıyoruz.Hiçbirimiz, seni kendimize nedense yakıştıramaz ve asla seninle tanışmayacağımızı düşünerek yaşayıp dururuz.Hep soğuk bir yüzünün olduğuna dair düşünceler, belleğimizi sarıp sarmalamış durumdadır.

 

     Tüm gerçekliğinle seni görmek yerine sayısız bahaneler ve sebepler uydururuz. Ya çok ağır bir hastalığın sonusundur ya da ani bir gelişmenin son noktasısındır.Sürekli seni yoklukla eş değer tutarız .Her şeyi bitirensin bizim gözümüzde.Bir çırpıda koca bir ömrü, kestirip atansın.Tam rahata ereceğimizi düşlerken pat diye karşımıza çıkansın.Yıllarca devam eden mücadelelerden sonra zafer çığlıkları atmayı planlarken nefesimizi kesiverensin.Kariyer basamaklarını tek tek tırmanırken ,unvanlarımıza yeni unvanlar katarken çekip alansın bizi.

 

     İçimizden bazıları da isteyerek sana ulaşır. Sana gelecek yolları takip etmeyi gönül rızasıyla seçerler çünkü sen onlar için bir kurtuluş sayılırsın . Seni kimler ister, biliyor musun?İflas bayrağını çekmiş bir iş adamı,onsuz yaşayamayacağını düşünen çılgın bir âşık,çevresindekilerin beklentisine tam karşılık veremediğini düşünen genç bir beyin,çocuklar yetiştirmiş ancak hiçbir çocuğunun yanında kendine yer bulamamış tonton bir dede,amansız bir derde düşüp de acılar içinde kıvranan bir beden, sana ulaşmayı her şeyden çok ister.

 

     Yoksulluktan bıkmış kişiler,seni hep kendilerine gelen bir misafir zannederler. Onlara göre gücün yalnız fakirlere yeter. Onların zayıflıklarından, çaresizliklerinden faydalanıp kapılarını çaldığını düşünürler.Belki daha iyi şartlarda yaşıyor olsalar,seninle asla karşılaşmayacaklarını sanırlar.Oysa bilmezler ki ne kadar âdil olduğunu… Sen, zengin-fakir,güzel-çirkin,genç-yaşlı iyi-kötü ayrımı yapmadan onlara  aynı mesafedesin ve hepsine mutlaka uğrarsın.

 

    Geliş vaktini, en gelişmiş teknoloji bile- mümkün değil- hesaplayamaz.Bir özelliğin de budur işte.Varsın ancak vaktin tayin edilemez.Üstelik randevularına çok sadıksındır.Ne bir saniye önce ne de bir saniye sonra gelirsin.Bizce meçhul lâkin ta ezelden kararlaştırılmış saatin tıkır tıkır işler.İlahî hükümlerle bize duyurulan gerçeğin özüsün.

 

    Senden bu kadar korkmamızın sebebi yine bizleriz. Bize verilen sermayeyi iyi kullanmamışsak, boş uğraşlar peşinde koşup yorulmuşsak, üstlendiğimizin rolleri hakkını vererek oynamamışsak, adımızı dünya döndükçe duyuracak bir eser meydana getirememişsek,ertelediğimiz fakat asla gerçekleştirmediğimiz onlarca hayalimiz varsa seninle buluşmayı istemeyiz.

 

     Gönülleri hoşnut eden bir isimsek, sayısız başarılara imza atmışsak,ümitlerimizi yoğun bir çabayla gerçeğe dönüştürmüşsek,gerçek aşkla yanıp tutuşmuşsak; sen, bizim en büyük arzumuzsun; sen, bizim şeb-i arûsumuzsun…Sen ancak götürebilirsin bizi hakiki Sevgiliye. Eşiğini atlamadan varamayız Sultanlar Sultanı’na . Yaptıklarımızın mükâfatını yalnız seninle aracılığınla alabilir, o sonsuz Rahmet’ten bir damla olsun nasiplenebiliriz. Bezm-i elestte verdiğimiz söze bağlı kaldığımızı, başka nasıl kanıtlayabiliriz ki? Âlemlere rahmet olan o Nur’un Kevser Havuzu’ndan kana kana içmek için önce senin verdiğin şerbeti yudumlamamız gerekir. Kimseye zerrece haksızlığın yapılmayacağı o hesap gününde hazır ve nazır olmak için sana muhtacız.

 

     Evet, sen bizim bir parçamızsın. Ağlayarak “merhaba” dediğimiz hayatımızın ağlatan son kısmısın.Kıymetini bilmediğimiz binlerce nimetlerimizden birisin.Senin yokluğun bizim varlığımızı da anlamsız kılardı. Artık çoğumuzun seninle barışması gerekiyor. Senden bir öcü gibi kaçmayıp seninle karşılaştığımızda  pişman olmayacağımız bir ömrün sahibi olmak için uğraşmalıyız. Bunun sırrı, seni unutmadan, senin davetine her an çağrılabileceğimizi düşünerek yaşamak belki de… Bunu başardığımızda- eminim ki- vakitsiz ve soğuk olmayacaksın bizler ve arkamızda kalanlar için.

 

 Arzu METLİ/ Seydişehir' den zamana farklı bir açıdan bakmamızı sağladı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİTEM

Küçük ve basit hesapların peşinde koşanların sayısı arttığı için mi çevremizi küçük ve basit insanlar kaplıyor? “Bin yaşasın” dedikleri için mi dört yanımızı zehirli yılanlar sarıyor? Her gün yeni bir hayal kırıklığı ve ümit hırsızlığı yaşamaktan yoruldum artık… Duyduğum sözlerin içi boş, baktığım gözlerin içi riya, değer verdiğim yüreklerin içi kin dolu…

Ne çok kalpazan var hayatımızda. Bütün duyguların sahtesini bulmak mümkün onlarda.Gülücükler, bakışlar, sohbetler hep yalan.Sevgileri, sadakatleri, vefaları ve içtenlikleri hep kısa süreli ve çıkara dayalıdır onların.İnsan, insanın ilacıdır diye düşünürüm ben. Sıkıntılarımı, acılarımı, gönül yaralarımı biriyle paylaştım mı iyileşeceğime inanırım.Belki de bu inanç, bana zarar veriyor. Her defasında aldanıyorum bu kalpazanlara. O kadar gerçekçi ve içten davranıyorlar ki sahte olabileceklerine, günün birinde farklı bir yüzle görüneceklerine  hiç ihtimal vermiyorum.

 

Hani bizler eşref-i mahlukuz ya! Gönüllerimizin de büyük ve geniş olması gerekmez mi? Bütün canlılar içinde en kıymetli olarak var edilmişsek varlığımızın da o derece seçkin ve değerli olması şart değil mi? Bir zamanlar yaşamış o ûlvî yürekler, insana yakışır tüm davranışları göstermişti.Sabırla, hoşgörüyle, , alçakgönüllülükle yaklaşmışlardı birbirlerine. Kini, öfkeyi, menfaati söküp atmışlardı hayatlarından. Gönül sofralarında herkese yer vardı. İkiyüzlülük, bencillik, hırs uğramazdı onların mekânlarına. Herkesi olduğu gibi kabul etmek, kimseyi etiketlemeden, sorgulamadan onlarla dostluk kurmak onlar için çok kolaydı.

Peki, ne değişti de bu hale geldik? Bedenlerimizi besledikçe ruhlarımız zayıflamaya başladı. Dev görünüşlü ancak cüce ruhlu insanlara dönüştük. Bir selamı bile birbirimize çok görür olduk. Konuşurken tilkiler dolaşır oldu aklımızda. Bir hesap bir kitap aldı başını gitti. Attığımız her adımın bize fayda getirmesini ister olduk.

 

Önce komşuluklar yaşanmamaya başladı. Eskiden bir mahallede koca bir aile gibi olmayı başarırken şimdilerde kapı komşumuzla dahi görüşmüyoruz. Belki çok lüks evlerde yaşıyoruz ancak kırık dökük komşuluklar doldurdu yaşantımızı. Dostluklar da farklılaşmaya başladı. Dost, dostun ayıbını hani yüzüne söylerdi? Şimdi dost zannettiğimiz kişiler, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşuyorlar. Yanlışımızı bize söylemek yerine dedikodu malzemesi olarak kullanıyorlar. Gönül kırmak, yumurta kırmaktan daha kolay şimdilerde.

Hepimizin yaratılışı gibi sonu da aynı. O zaman ne bu üstünlük duygusu? Kim, kimden niçin ve ne açıdan üstün olabilir ki? Sultan da köle de en sonunda o birkaç metre beze sarılıp  o bir karış toprağın altına  girmiyor mu? O saatten sonra hepimiz eşitlenmiş olmuyor muyuz? Bu gerçeğe rağmen neden bitmiyor bu çekişmeler? Çıkacağımız yolculukta azığımızın yetmesi için verilen süreyi iyilikte , doğrulukta, güzellikte harcamamız gerekmez mi? Bizimle gelecek olan tek şey güzel davranışlarımızken nedir bu çirkinlikler? Geçmişte başarıldığına göre imkânsız değil doğru insan olabilmek. Eksik yönlerimiz yanlış taraflarımız elbette olacak. Önemli olan eksikliklerimizi tamamlamak, yanlışları doğruya çevirmek. Dört yanımızı sarmış kin, kıskançlık, bencillik, riyakarlık gibi düşmanlarımızı alt etmek. Özümüzde saklı olan iyiliği, güzelliği ortaya çıkarmak. Kalplerimizde haset tohumları yetiştirmek yerine ve sevgi bahçeleri oluşturmak gerekiyor.

            Birilerine hiçbir şey beklemeden değer vermeyi öğrenmeliyiz artık. Maddeden sıyrılıp manaya doğru uzun bir yolculuğa çıkmalıyız. Ucu bize dokunmuyor diye yapılan haksızlıklara göz yummaktan vazgeçmeliyiz. Doğru bildiğimizi söylemek için illa birilerinin arkamızda durmasını beklemek yerine hak bildiğimiz yolda -bedeli ne olursa olsun- tek başımıza yürümek için cesaretli ve kararlı adımlar atmalıyız.

            Sevgi bahçesinden derlenmiş güllere hasretiz çok uzun vakitlerdir. Yıkılan gönül köprülerini hep birlikte onarabiliriz. Yaşanan tüm çirkinliklere ve çirkin ruhlara inat benim hala inancım var. Doğan her yeni günde kazanabileceğimiz gönüller bulma ihtimalimiz mevcut. Yalandan, pazarlıktan uzak ilişkileri; hepimiz yaşayabiliriz ve yaşatabiliriz. Birilerine hiçbir şey beklemeden değer vermeyi öğrenmeliyiz artık". Son zil çalmadan affedebiliriz hataları büyük olsa da bazılarını. Sevginin gücüyle yaşadığımız bütün acıları zamanla tatlandırabiliriz. Bu söylediklerimi yarın uyanınca yapmaya var mısın?

 

                                                                                                                         Arzu METLİ

                                                                                                                Seydişehir-07/05/2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VEFA

          Seninle tanıştığımda hayat denilen zorlu sınavın bir başka aşamasındaydım. Mesleğimin ilk yılıydı ve ben hâliyle çok acemiydim.Gurbet elde artık sevdiğim işi yapacak ancak sevdiklerimden de uzak kalacaktım. O güne kadar verdiğim emekleri ve işimin kutsallığını düşündükçe kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.

 

          Şansım yaver gitmiş ve merkezde bir okulda çalışmaya başlamıştım. İlk atama için oldukça ballı sayılırdım. Heyecan ve korku karışımı bir şeyler hissederek okula geldiğimi daha dün gibi hatırlıyorum. Herkes sanki bana bakıyormuş ve ben her an yanlış bir şeyler yapacakmışım gibi kalbim daha da hızlı çarpıyordu.Okutacağım sınıflar belirlenmiş, ders saati gelip çatmıştı. Büyük bir heves ve telaşla sınıfa gelmiştim. Neyse ki yanımda bana rehber öğretmen olarak görevlendirilmiş bir meslektaşım vardı . Onun yardımıyla ilk dersim biraz daha kolay başlamıştı. Sen o sınıfta değildin. Daha sonraki günlerde seni de sınıfını da tanımıştım. Hepiniz pırıl pırıl ve sevgi dolu gözlerle karşılamıştınız beni. Yaşınızın diğer sınıflara göre küçük olması iletilim kurmamızı kolaylaştırmıştı çünkü ben de çok gençtim ve içimdeki çocuk yanım sizler tarafından rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

 

          Birkaç hafta geçtikten sonra bir ömür boyu yapacağım meslek konusunda doğru karar verdiğimi anlamıştım. İnsan yetiştirmek,o minik yürekleri geleceğe hazırlamak, kendinizden bir şeyler katarak o genç beyinleri şekillendirmek dünyanın en güzel işiydi. Sen o günlerle ilgili şu an ne hatırlıyorsun bilmiyorum ancak sizler benim ilk göz ağrılarımdınız . Bu işteki ilklerime hep siz şahit oluyordunuz. Böyle düşündüğümde ayrı ve çok özel bir yeriniz ve değeriniz var bende.

          Seni ve yakın arkadaşını çok sevmiştim. O masum bakışlarınız, içten gülüşleriniz,ara sırada olsa yaramazlıklarınız sizi daha da sevmemi sağlamıştı. Sen çok akıllı ve terbiyeli bir çocuk olduğunu derslerimde ve teneffüslerde fazlasıyla kanıtlıyordun. Gelecekte önemli mevkilerde olacağını o günlerde de düşünüyordum. Okul saatleri dışında da beni o şehirde yalnız bırakmamıştın. Ben evimde yalnız kaldığım için okuldan sonraki zamanlarda oldukça sıkılıyordum. Öğrencilerimle zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum fakat evime gelince vakit geçmek bilmiyordu. İşte böyle bir durumda sen ve ailen bana çok yakın davrandınız. Evinize misafir ettiğiniz o günü, hayatım boyunca unutmayacağımdan emin olabilirsin. Sıcak tavırlarınız ve samimi konuşmalarınız o yabancısı olduğum kenti, bana daha sevimli göstermeye yetmişti.

             Şimdi düşünüyorum da senin o çocuk kalbin, sevginin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu göstermişti bana. İki gönül arasındaki en kestirme yolun sevgiden geçtiğini hatırlatmıştın. İnsanların birbirine değer vermesi için çok uzun zamana veya kan bağına gerek olmadığını sen öğretmiştin. Yaşamımızda birçok zorluk yaşıyorsak bunun sebebi, sevgi konusunda yaptığımız cimrilik bence. Şartlara , çıkarlara dayanan ilişkilerimiz ne yazık ki sevgiyi doyasıya yaşamamıza engel oluyor. Birilerinin kıymetli olması için tek ölçütün  insan olması neden yetmiyor ki? Senin varlığın gerçek sevginin ne olduğunu da açıklıyordu. Birbirimiz tanıyalı çok olmamıştı ve maalesef uzun süre bir arada kalamamış olsak bile yüreklerimiz sevginin sihriyle kaplanmıştı.

 

            Bir yılın sonunda ağlayarak geldiğim şehirden yine ağlayarak ayrılmıştım. Hayatımdaki yeni bir gelişme başka bir yere gitmemi mecbur kılıyordu. Sen ancak bir yıl öğrencim olmuştun ama o kısa sürede sağlam bir bağ kurmuştuk.Başka telaşlar ve sorumluluklar yüzünden günün birinde o bağ kopuvermişti. Seni unutmuş değildim elbette fakat görüşemez olmuştuk. Bir daha görüşme şansımızın olmadığına iyice inanmışken sen tekrar bulmuştun beni. Seni tekrar bulmanın coşkusuyla yaşam sevincim artmıştı. Aradan yıllar geçmişti ve sen tıpkı geçmişte düşündüğüm gibi önemli bir yere gelmek için oldukça başarılı adımlar atarak ilerliyordun. Bu kadar zamandan sonra senle konuşmak, bana ayrı bir mutluluk veriyordu. Sanki hiç ayrılmamış ve her gün birbirimizden haberdarmışız gibi yeniden konuşur olmuştuk.

 

         Biliyorum senin başarında bir payım yok fakat bu başarıdan ben çok gurur duyuyorum. Sana olan inancımın boş olmadığını bir kez daha anlamıştım. Birkaç yıl içinde gayet saygın ve iyi bir mesleğin olacak. Her gün kendini biraz daha geliştirip bu topluma faydalı bir birey olacaksın, bundan hiç şüphem yok.

         Bundan böyle bir daha aynı şehirde yaşamamız, pek olası görülmüyor fakat çocukken tanıdığım o kalbi, zamana ve mekâna tekrar yenik düşürmemek için elimden ne geliyorsa yapacağım. Şunu bir kere daha anladım ki ilişkilerdeki en önemli duygu sevgiymiş.

Araya mesafeler ve uzun yıllar da girse sevgiyle yoğrulmuş kalpler, birbirini asla unutamıyormuş.

 

                                                                                                Arzu METLİ/ SEYDİŞEHİR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN GİDERKEN

 

          Gönül kapını açık unutmamalıydın. Teklifsizce girdim ben o kapıdan.Kapı dışarı edileceğimi tahmin edemedim. Güneşim olmuştun,senin bahar güneşi olduğunu bilmeden çiçeklenmiştim.İlk ayazda döküverdim çiçeklerimi ve ben kurudum.

 

           Seni çok sevmiştim. Tamam, yaşım küçüktü ama aşkım ikimize yetecek kadar büyüktü. Hani güneşin ilk ışıkları görülmeden önce etrafı bir sessizlik kaplar ya, öyle huzur vermiştin bana. Yaşadığımı seninle fark etmiştim. Farkına varamadıklarımı, sen göstermiştin. Sen bir güldün ve ben sana âşık bir bülbül olmuştum. Gül yüzünü göstermedin, hep dikenlerin karşıladı beni. Kanadıkça yüreğim daha bir bağlandım sana. Gül açmıyor diye küsmedim, umutla bekledim her seher vakti.

             En uzun gün kadar olsun istedim bakışın. Şeb-i yeldada olsun diledim vuslatım. Mevsimleri seninle tanıdım. Gülüşün baharlar yaşattı, kaşlarını çatışın kara kışlar ,bir kahkahan en sıcak yazı hissettirdi,ayrılığın en hazin sonbaharı…

              Şimdi ömrüm bir güz, dökülüyor yaprak yaprak gözyaşlarım . Kurudu, tükendi göz pınarlarım. Sarardı bedenim seni özlemekten. Sona bu kadar çabuk gelmemeliydik.Sonum, seninle olsun istiyordum elbette ama sonumuzun  bu kadar hızlı ve acı olacağını kestiremedim. Kurduğum hayallerim, bir umman kadar genişti, hepsi o ummana düştü ve ben boğuldum.

              Yol arkadaşım ol istemiştim. Saptığım yanlış yollardan beni döndüreceğini düşündüğüm için rahat rahat yol alıyordum. Çıkmaz bir sokağa girersem beni bulursun diye içim rahattı. Nereden bilebilirdim ki yarı yolda bırakacağını? Issız bir çöle düşmüş gibiyim. Bir daha sana gelen doğru yolu,  nasıl bulacağımı bilmiyorum, öylesine çaresizim…

 

            Uğradığın her şehirde mutlaka bir iz bırakmış olman gerekiyordu. Diyar diyar dolaşıp adım adım benden uzaklaşırken bir yerlerde sana ait bir şeyler kalmış olmalıydı. Bir labirentte yaşatmak istiyordun belli ki bu aşkı bize . Ben her defasında sana çıkmasını istediğim yeni bir yol denerken hep hüsranla bitiyordu tercihlerim. Yokluğunda kaybolmuştum, bir seslensen hemen bulacaktım seni fakat sen çıt bile çıkarmıyordun.

 

           Birlikte yaşamayı neden çok gördün bana? Oysa hayallerindeki insan olmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Ruhum bir hamurdu ve sen istediğin şekli ver istiyordum. Her şeyi yapmaya razıydım ama gönül rızamı almadan kestin biletimi, yolladın beni hiçliğe…

 

           Bu hayatta birçok şey için ikinci bir şansım oldu. Yaptığım hataları düzelttim, telafisi olan her konuda çabaladım. Sen bana hiç şans vermedin ki… Seni tanımakla talihim güzelleşmişti, bahtım kara olmaktan çıkmıştı. Gönül tahtımı yıkıp yerle bir etti bu gidişin. Döndüremez artık hiçbir uğur bu şansızlığımı.

 

         Çok şey beklemiyorduk ki senden. Sadece yanında olmak, bir ömür boyu hayatında kalmak istiyordum . Beklentilerim asla yüksek değildi. Her türlü senle aşabileceğimi düşünmüştüm seni tanıyınca. Dağlar kadar yüküm olsa bile sırtlanırsın bir köşesinden diye bakıyordum. Uzattığım elimin boşta kalacağını bilemezdim. Şimdi boşlukları yokluyor elim. Belki tekrar o karanlıklar içinde el yordamıyla seni bulurum ümidiyle tüm çırpınışlarım…

 

          Balığa suda yaşamak ister misin, diye sorulur mu? Seninle hayatı paylaşmak için teklif beklemedim ben. Senin olmak için şartlar sıralamadım, her şarta kabul dedim. Ne pahasına olursa olsun yanı başında kalmak için her bedeli ödemeye hazırdım. İftar vakti, top patladıktan sonra suya yöneliş gibiydi sana gelişim. Sana öylesine hasrettim ki tek damlan yetecekti bana. Kanamadan sana dökülüverdin yere. Toprağı kıskandım seni içine çekince. Ben de içimi çektim sen gidince…

           Senin gittiğin âleme mutlaka ben de geleceğim bir gün.Ardından hemen gelmeyi ne kadar da çok istedim ne var ki bu gidişlerde sıramı beklemem gerekiyordu. Kendi isteğimle koşsaydım sana belki bir daha birleşmemek üzere ayrılacaktı yolumuz. Kadere boyun eğmeyip İlahî hükmü kabul etmeseydim ötelerde sana kavuşma ihtimalim olmayacaktı. Tüm bunları düşündüğüm için bekliyorum.

            Doğan her yeni güneşin, benim son güneşim olarak batmasını istiyorum. Seni kucaklayan kara toprağın kucağına düşmek için sabırsızlanıyorum. Çıktığın yolculuğa dahil olmak için gün sayıyorum. O sır olan son günüme ulaşmak, en büyük hedefim artık. Sürgünde gibiyim sensiz bu cihanda ve bu sürgün bitsin istiyorum.

Arzu METLİ,        SEYDİŞEHİR

 

 

 

 

 

 

 

 

YİNE DE

       Deli bir rüzgâr, başıboş bir ırmak gibiyim. Hangi tarafa eseceğimi, ne yöne akacağımı bilmeden yaşıyorum. İçimdeki boşluk, öyle büyük ki ne arza sığabiliyorum ne de semaya… Bir yol bulsam da sana gelsem. İmkansızlıklar içindeki bir ihtimal olsam da karşına çıksam.

 

        Her şey tıkırındayken nasıl oldu da arapsaçına döndü hayatım? Seni görmek benim için milat oldu. Senden önce çok şey başardığıma, yaşanabilecek tüm güzellikleri tattığıma inanırdım. Bu kadarı yeter, başka bir şey istemiyorum derdim. Senden sonra yaşama yeniden başlamışım gibi hissetmiştim.

        Bu kadar kısa süreceğini bilseydim seni asla tanımak istemezdim. Yersiz ve zamansız başlangıçlar, yine vakitsiz son buluyormuş senden öğrendim. Gecelerin ne kadar karanlık, güneşin ilk ışıklarının ne de ümitsiz olduğunu gösterdin bana. Kurtulmak için sığındığım hayaller, hep seninle bitiyor. Tamam, bu defa son , bir daha tekrarlamak yok yanlışları dedikçe sende yok olduğumu anlıyorum.

        Aşkın denizine düşen, kurtulmak ister mi hiç?  Bazı şeyler imkânsız ise- ne kadar güzel olsa da-  bitsin istiyorum bu sevda… Kıyıya vurup can çekişmek için kıvranıyorum. Dalgalarında köpük köpük sevgiyi yaşıyorken alabora olup çarpmak istiyorum kayalıklara…

 

Seninle olan , senin olan her şey çok güzeldi. Aralıksız yağan yağmurdan sonra çıkan güneş gibiydin. Uğultularıyla çıldırtan fırtına dinince huzur veren sessizliktin. Mutluluk, neşe, heyecan ,umut seninle eş anlamlıydı. Defalarca okunduğu hâlde gizemi çözülmeyen, tadına doyulmayan bir macera kitabıydın. Bitmesini istemediğim, uyanınca da gerçeğe dönüşsün istediğim rüyamdın…

        Rüyalar bazen kâbusa da dönüşebiliyormuş. Hayatın tüm renklerini seninle yaşadığımı düşünürken ihanetin her şeyi soldurdu. En güzel duyguları seninle yaşarken ihaneti de senle tadacağıma ihtimal vermezdim. Konduramazdım sana bu hainliği… Herkes yapabilir onun aklına asla gelmez, benden başkasına gönül vermez, bensiz nefes alamaz cinsinden ne saf düşünceler beslermişim meğer senin için.

       Gönlümdeki tüm sevgileri çıkarıp atmıştım sana yer açmak için. Sen vardın ya başkası olmasa da olurdu. Dünyam artık sendin ve dünyalar benim olmuştu. Seninle geçen her gün, bir ömre bedeldi. Ömrümün bu kadar kısa olacağını bilemedim. Yaptığın o son konuşma, benim sonum olmuştu. Beni artık istemediğini, bir başkasının olduğunu, yollarımızın ayrıldığını  ne kadar da rahat söylemiştin. Arkana bakmadan çekip gidişinle, her şeye sünger çekişinle hatırlanmak istiyordun belli ki …

        Efsaneye dönüşecek bir aşkın kahramanları biziz diye düşünürken yarım kalmış bir sevdanın başrol oyuncusuyum şimdi. Bu ihaneti, bu yalnızlığı hak edecek ne yapmıştım? Gözyaşlarımın seni bana getirebileceğine inansam artık bir daha gülmemeye razıyım.

         Gün geçtikçe bana dönmeyeceğini anlıyorum. Sesini bir daha duymayacağım bundan böyle. İltifatlar için ayırdığın saatleri hatırladıkça küçük bir açıklama yapmaya zaman bulamayışını kavrayamıyorum. Belki de böyle bir zorunluluk hissetmedin bile… Sana göre yaşanmış ve bitmişti sevgimiz. İkimiz diye bir şey yoktu artık. Sen başkasıyla yola devam ederken ben arkandan bakakalmıştım. 

          Gerçek sevgiyi tattırmış olsan bile sen gerçekten sevmemişsin. Büyülendiğim bu sevdadan artık kurtulmam gerekiyor. Her şeye yeniden başlayacak gücü, nereden bulacağımı bilmiyorum. Hüznün ve acının dibine vurmuşken, vurgun yemişken tekrar hayata nasıl gülümseyeceğim? Aşkın olabileceğine, bu uğurda her çılgınlığın yapılabileceğine kimse inandıramaz beni.

          İki insan arasındaki en özel duyguyu anlatan o iki kelimeyi, benden başkasına fısıldarken hiç mi yüreğin acımadı? Demek ki o cümleyi, inanarak söylememişsin bana. İnsanlar hata yapmadan da cezalandırılabiliyormuş senin kitabında. Benim bir yanlışım olmadı eğer yanlıştan sayılıyorsa seni hak etmediğin bir değerle yaşatmışım.  Bildiğim bütün doğruları götürdü sana olan yanlış aşkım. Her şeye rağmen bitmeyen bir sevda var bende. Yalnızım ve maalesef sana hâlâ aşığım.

                                                                                                                 Arzu METLİ



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİ EMEK İSTER


          Birilerini tanıdığımız için zaman zaman pişmanlıklar duyarız. Onlarla karşılaşmamış olmayı ne kadar da çok isteriz. Yaşattıkları hayal kırıklılıkları veya telafisi uzun zaman alan hatalara yol açtıkları içindir bu pişmanlığımız. Ne var ki Sonsuz Kudret’in bizim için yaptığı plânda bunların yaşanması gerekiyormuş ve yaşamışızdır. Az da olsa kendimizi böyle teselli edebiliriz.
          Benim seninle ilgili pişmanlığım ise bambaşka… Seninle geç karşılaştığım için çok pişmanım. Keşke yollarımız daha önce kesişseymiş. Ama dedim ya bizim için yapılan plânda her şeyin bir sırası var. Sırası gelmedikçe hiçbir şey gerçeğe dönüşmüyor.

        Yaşımız ilerledikçe kan bağımızdan dolayı birçok sıfat kazanırız: anne, baba, hala, teyze, amca, dayı, nene, dede… Bu sıfatları elde etmek, emeğe ve fedakârlığa bağlı olsaydı belki de bunların hiçbirini kazanamazdık. Ben de bu hayatta en kutsal vazifelerden birini üstlendiğim andan itibaren yakınım olarak gördüğüm kişilerin bana  pek de yakın olmadıklarını anladım. Yaşadığım sıkıntıları, hep uzaktan seyretmeyi tercih ettiler.
         İşte, bu sıkıntılara son vermek için yeni bir şehre gelmiştim. Yetiştirmem gereken bir can vardı ve ben tüm imkânları kullanarak onu bu hayata hazırlamakla görevliydim. Her şeyin daha güzel olacağını düşünerek taşındığım bu şehirde yine çıkmaz bir sokağa girmiştim. Ancak bu sefer şanslıydım ve karşıma sen çıkmıştın.

         Senle karşılaşıncaya kadar yaşamımın en kıymeti hazinesine hep ihanet edilmişti. Çok yüksek beklentilerim zaten olmamıştı fakat ben her defasında hüsrana uğramıştım. Yeni ortamıma alışmaya çalışırken kendimi karanlıklar içinde hissetmeye başlamışken yaktığın umut ışığı tüm dünyamı aydınlatmıştı. Artık hazinem emin ellerdeydi ve  kendimi daha iyi hissediyordum.

         Emanetimi sana bırakıp gittiğim saatler içinde bir an olsun gözüm arkada kalmadı. Biliyordum ki sen ona gözün gibi bakıyordun. Merhamet dolu yüreğinin kapılarını sonuna kadar ve üstelik çıkarsız açmıştın. Sevgiyle, şefkatle, sabırla yaklaşımın o güne kadar bunlardan mahrum kalmış o minik yüreği mutlu ederken ben de huzurla doluyordum. Senin ona öğrettiğin şarkıları dinlerken ben de bir mutluluk türküsü tutturuyordum.

         Küçük çıkarlar gözeterek yaşamayı ilke edinmiş insanlar yüzünden hayata bakışım senden önce çok farkıydı. Kimsenin sevgisine inanamaz  bir hâldeydim. Yaşadığım samimiyetsizliklerden dolayı  hiç kimseye güvenemiyordum. Sen, bana çok şey öğrettin. Karşılıksız da sevilebileceğini, sabır denilen ilacın her zorluğa iyi geldiğini gösterdin. Küçük meleğime koruyucu bana ise sırdaş oluşun insanlara tekrar güvenmemi sağladı.
        Yıllardan sonra içim rahat bir şekilde işe gidebiliyorum. Aklımda cevapsız sorular yer almıyor. Beni rahatsız edecek veya korkutacak senaryolar yazmıyorum artık. Günün büyük bir bölümünde kendimi yaptığım işe verebiliyor ve huzurlu bir şekilde güne nokta koyabiliyorum. Tüm bunları sana borçluyum çünkü sen gerçek sevginin ne kadar da güçlü olduğunu kanıtlamıştın.
         Hayatın sırlarından biri de mevzu ne olursa olsun doğru insanı bulmakmış bu sırrı da seninle keşfettim. Eğer hayatınızı dolduran insanların çoğu, doğru insansa hayat hiç de zor değilmiş. Belki de yaşadığımız sıkıntıların, çaresiz kalışımızın sebebi doğru kişilerle karşılaşmamış olmamızdır. Dürüstlüğün, fedakârlığın, saygın her şeyi güzel gösterdi bana. El, elin eşeğini türkü çağırarak aramayabiliyormuş seninle inandım bu imkânsız duruma.

Bizi bir araya getiren, karşılaştıran sebep yakında son bulacak ama bazı sonlar, daha güzel başlangıçlara dönüşebiliyor. Bundan sonra benim için çok değerli bir dost ve manevî bir kardeş olarak  hayatımda yer alacaksın. Bugüne kadar göstermiş olduğun sevgi, şefkat ve sabır için ne kadar teşekkür etsem az, farkındayım. Hakkını asla ödeyemem. Sevgiyi hesapsızca büyüttüğün yüreğin hiç acımasın. Umarım her iki cihanda da birlikte ve güzellikler içinde oluruz. Yolun ve bahtın, senin gibi güzel ve açık olsun…

                                                                                 Arzu METLİ , "Sevgi emek ister." dedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUTLULUĞUN PEŞİNDE

 

       Bu hayattan çok yüksek beklentileriniz olmasa bile hayal kırıklığı,  bir türlü peşinizi bırakmaz. Ümitle düştüğünüz yolların sonu hep hüsranla noktalanır. Yüzünüzde güneşli bir günün ışıltısı ve neşesi varken birden hüzün bulutları gözlerinizi kaplar ve yanaklarınızdan acılar boşalır.

       Sahip olduklarınız, öyle nazara gelecek türden değildir ki tüm bu aksilikleri, kem gözlere yorumlayabilesiniz. Sıradan bir yaşamı dilerken sıra nedense mutluluğa gelmez. Birlikteyken huzurlu olacağınıza adınız gibi eminken sizi, size bırakmazlar. Bir aradayken bile hasreti yaşatırlar size.

         Ömür boyu kaybolacağınızı düşündüğünüz o gözler size doyasıya bakamaz. Baktığınız bir çift göz, sadece aynadaki uykusuz gözlerdir. Onlar da yılgın ve her an ağlamaklıdırlar. Size yaşama sevinci verecek güçte ve canlılıkta değildirler.

         Her şeye rağmen yaşamak zorunda olduğunuz için sofralar kurar ve oturursunuz tek başınıza o sofraya. Zaten tadınız kaçtığı için hiçbir lezzet alamaz , boğazınıza dizilen lokmalardan kurtulmak için terk edersiniz sofrayı… Ayrılığı hazmedemediğinizden hep acı duyarsınız yüreğinizde. Kulağımızda onun sesi yankılanırken bir anda her şeyi kırar geçirirsiniz ve ıssız duvarlarda yankılanan hıçkırıklarınızdır artık.

        Dostlarınız uğrar ara sıra veya siz onlara gidersiniz bu acımasız hasreti dindirmek için. Sohbet konusu ne olursa olsun sizin zihninizdeki tek mevzu, terk edilişiniz ve hiç hesapta yokken yaşadığınız bu ayrılıktır. Dostlar, teselli etmeye çalışır sizi tüm içtenlikleriyle ama nafile teskin olmaz kanayan yüreğiniz.

         Sonraki günleriniz hep sebepler aramakla geçer. Neden, kim , nasıl, ne zaman sebep olmuştur bu hâlinize? Ettiğiniz o büyük yemini düşündükçe- hani ne olursa olsun kopmayacağınızı kavilleşirken- cevapsız kalır bütün sorular. Beyninizde dolaşıp dururlar ancak bir çözüm bulmak, bir açıklama getirmek imkânsızdır olanlara.

         En çok önemsemeniz gereken rolünüz, birileri sizden sürekli fedakârlık bekledikleri için bir anda gereksiz ve anlamsız görünmeye başlamıştır size. Hayatta birilerini memnun etmek için uğraş verirken “Kıymetlim” dediğinizin artık hiç de kıymeti kalmamıştır gözünüzde. Şükürlerle geçireceğiniz birlikteliğiniz, isyanlardan geçilmez olmuştur.

        Pişmanlıklar sizi yakıp kavurur. Bir mucize olsa da  kalbinin sizin için atmaya başladığı o ana geri dönebilseniz eğer onun sevgisini engellemeye çalışırsınız. İlk bakışlarından nefesinizin kesildiği o dakikaları silmek, sizi sevdiğini size duyuran o sözcüklere kulak tıkamak, heyecandan bayılacakmış gibi olduğunuz karşılaşmalarınızı maziden kazımak en büyük isteklerinizdir.

        Keşke birbirimize müsaade etsek yaşarken.Sorgulamadan,sınırlamadan,ayıplamadan zaman geçirebilsek.İki kişinin hissettikleri, ön plânda olmalıyken hep üçüncü şahıslar kaçırır keyfinizi. Problemleriniz ikinizin arasında çözüme kavuşacakken dışarıdan gelen müdahaleler iyice içinden çıkılmaz bir hâle getirir basit sorunlarınızı. Ertelemeniz gereken diğerleri iken hep siz, birbirinize geç kalırsınız.

        Öyle saraylarda, köşklerde, çok yıldızlı otellerde yaşmayı düşlememişsinizdir. Onunla olsun da neresi olursa olsun deyip dillere destan bir sevdanın kahramanı olmaya kalkışmadan basit ve kendi hâlinde bir sevdanın peşine düşmüşsünüzdür. Açgözlülüğün, bencilliğin, hırsın kurbanı olmaktansa onun yoluna kurban olmayı seçtiğiniz için mi yalnız ve acılar içindesiniz? Masal gibi bir hayata özenmeyip tüm acımasız gerçeklerle yaşamayı başardığınız için ödülünüz, yalnızlığınız olmuştur.

          Zaman her şeyin ilacıdır sözüne inanıp siz de bir noktadan sonra her şeyi zamana bırakırsınız.Sizin sebep olmadığınız sıkıntıların faali, meçhuldür.  Zaten her şey iki yüreğin arasında olsa tadından yenmez bu birliktelikler. Bazen bir şeyi çok istemek, ona kavuşunca çok mutlu olacağınız anlamına gelmiyormuş. Bunu anladığınızda artık çok geçtir ve yapacak pek fazla bir şey yoktur. Pişmanlıklar içinde kıvranmaktansa kalan zamanı, daha akıllı tercihler yaparak değerlendirebilirsiniz. Bundan sonraki en güvenilir rehberiniz, acı tecrübeleriniz olacaktır.

                                                              

Arzu METLİ, BİR SEYYAH GİBİ MUTLULUĞUN PEŞİNE DÜŞTÜ....

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                       YÜREKTEKİ HAZİNE


          Bir insanın yaşayabileceği en güzel duygudur dostluk.İnsana insan olduğunu hatırlatır,ruhundaki acılara derman olur dostun bir çift sözü.Yalnızlığın pençesinden alır, kurtarır bizi dostlarımız.Dünyanın fani olduğunu gösterir onların bu dünyadan göçüp gidişleri.Sevinçlerimizin sabun köpüğü veya bir kelebeğin ömrü kadar kısa süreli olmasına izin vermez dostumuzun neş’esi…

        Annemizin kucağından ayrılıp da okul hayatımız başladığında tanışırız onlarla.Daha büyümeden yanı başımızda yer alır ve bu hayatta ailemizden başka bizi sevebilecek birilerinin olduğunu kanıtlarlar.Aynı sırada oturur,zil çalınca oyunlarla daha da bütünleşiriz.Ayağımız takılıp düştüysek eğer o uzatır elini bizi kaldırmak için. Üstümüzün başımızın tozdan arınması için minik elleriyle yardımcı olur bize.Yaramızın hemen iyileşmesi için bir öpücük konduruverir dizimize… O yaşların gereği dostluklar da çok masumdur.Kırgınlık, kızgınlık,bencillik nedir bilmez o minik canlar.

         Kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz çağlara gelince de yalnız bırakmazlar dostlarımız. Büyümenin hiç de o çocukluk döneminde düşündüğümüz gibi olmadığını,yavaş yavaş kavramaya başlarız. Artık çocuk değildik ve asla bir çocuk gibi davranmaya hakkımız yoktu. Sorumluluklar arttıkça daha çok sorgulanmaya başlar olmuştuk. Nazımızın geçtiği,çocuksu tavırlarımızı gösterebildiğimiz, yanlış yapmış olsak bile yargılanmadığımız yegane  kişiler olmuştur onlar.

        Hayatın anlamını, dostlarımızla öğrenmeye çalışırız bir ömür boyu. Yaşadığımız şehri ve hayatı anlamlı kılan asıl onlardır. Bir gece vakti teklifsizce kapısını çaldığımız ve ardına kadar açılan o kapıdan hiç çekinmeden girebildiğimiz gönüllerin sahibi yine dostlarımızdır. İlla konuşmak gerekmez onlarla anlaşmak için. Bazen bir bakış,bir tebessüm,tek bir damla gözyaşı anlatıverir içimizde biriktirdiklerimizi.

         Her şey gibi dostluk da emek,yürek,sabır,fedakarlık,iyi niyet,hoşgörü ve zaman ister. Gittikçe çekilmez bir hal alan bu dünya,onlarla yaşanır hale gelir ancak. Mutluluğun hep almakla olmadığını,senin de aynı miktarda bir şeyler sunman gerektiğini öğretir onların varlığı. Başaramayacağımızı düşündüğümüz hedeflerimize bizi, adım adım yaklaştırır onların verdiği cesaret. Kendini keşfetmene kılavuz olur kırmadan yaptıkları eleştirileri.

        Onları bazıları kitap gibidir.Her sayfasında ayrı bir güzellik bekler seni.Okudukça daha iyi kavrarsın hayatın gizemlerini. Türkü sıcaklığındadır bazıları da… Yeri geldiğinde acına eşlik edip yüreğindeki yaraları, nağme nağme iyileştirirler. Sevinçlerin onların melodilerinde ayyuka çıkar ve katlanarak sarar tüm benliğini. Dost olmak için nice gönüllere girip çıkmışızdır. O gönüllere girip bir daha çıkmamak için önce kendimizin hakiki dost olması gerektiğini yine onlardan öğreniriz.

          Elbette her şey gibi dostlukların da bir sonu olur. Gelen her yolcu,sırası geldi mi o kıymetli insanlara veda ederek çekip gider bu fani dünyadan. Eğer veda edilen iseniz dosttan sonra yaşamak-çok zor olsa da- tekrar ona kavuşabileceğini düşündükçe mümkün olur.Veda eden iseniz dostunuzun  bir Fatiha’sı sizinle gelir. Gerçek alemde yeniden bir araya gelinceye kadar dostlar,hep birbirini özler, dururlar. Artık iki kişiden biri yoktur ve asla onun yerini tutabilecek birileri girmez hayatımıza. Yapılacak tek şey kalmıştır:Yalan dünyada maldan, mülkten ziyade gerçek bir dost kazandığınız için şükretmek…Kimler gelip geçmiştir bu handan? Eğer bir dost yüreği bulamamış, o sıcaklığı yaşayamamış ise cihanda sultan olmuş neye yarar!?


Arzu METLİ    07.04.2012  /  Seydişehir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN YAĞMURLARI

 

   Dünyaya geldiğimiz anda tanışırız onlarla. Var olduğumuzu tüm gücümüzle duyurmaya çalışırken eşlik ederler bizlere. İnsana insan olduğunu hatırlatan, bence insana en yakışan davranışın somut kanıtlarıdır onlar. Sadık ve vefalı dert ortaklarımıza gözyaşı adını vermişler.

 

     Kimi zaman mutluluktan havalara uçtuğumuzda ortaya çıkıp sevincimize sevinç katmaya çalışırlar. Günlerce, aylarca belki de yıllarca beklediğimiz bir haberi duyunca kendiliğinden çıkıverirler. Bu sebepten olanını yaşamak, elbette herkese nasip olmaz. Mutluluk gibi mutluluk gözyaşları da ulaşılması zor nimetlerdendir. Şöyle bir düşündüğümüzde sevinç gözyaşlarını akıttığımız olaylar sayılıdır ve sınırlıdır. Asıl ortaya çıkış sebepleri: aşklar, acılar, özlemler, ayrılıklar, ihanetler gibi çoğumuzun hayatını dolduran yaşantılardır.

 

     İmkânsız ve çıkmaz bir aşkın, gözyaşlarından ayrı olmasını düşünmek imkânsızdır. Yüreğimizde büyüttüğümüz, bizce kusursuz sevgimiz vefasız yârden karşılık bulamamışsa yardımımıza onlar koşar. Akan her damla, yüreğimize merhem olmaya çalışır. Karşılıksız kalan sevdamıza hıçkırıklarımızla şifa bulmaya çalışırken yine onlar yanı başımızda olurlar. Kızgın bir çöle düşen yağmur misali kırılan kalbimizi bir nebze olsun ferahlatırlar.

 

     Başa çıkılmaz acılar yaşadığımızda gözyaşlarımız bizi yalnız bırakmaz. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybettiğimizde yavaş yavaş süzülen damlalar bizi teselli etmeye çalışır. Yokluklarına –çok zor olsa da- alışmak zorunda olduğumuz için ara ara bizi ziyaret etmeyi unutmaz gözyaşlarımız.

 

     Ayrılık ve hasretle kardeştir gözyaşları. Araya giren mesafeler ve uzun yıllar özlemlerimizi perçinlerken yalnızlığımızla baş başa kaldığımız dakikalarda kapımızı çalan onlardır. Yalnızlığın dayanılmaz sessizliğini bizimle paylaşırlar. Can dostu olarak gördüğümüz kişilerle dertleşirken sohbetlerimize ortak olurlar. Eğer yanında ağlayabildiğimiz bir dostumuz varsa dertlerimiz yük olmaktan çıkar. Samimiyetimiz gözyaşlarıyla yoğrularak gerçek dostluğa dönüşür.

 

      Sevgisine toz kondurmadığınız insanın ihanetine uğramışsanız artık sevgiliniz yanaklarınızdan süzülen yaşlardır. Herkes sizi terk etmiş olsa bile onlar sizin yanınızdadır. Yaşadıklarınızı anlamaya çalışırken, hak etmediğiniz acılarla boğuşurken onlar size destek olur. Dışarıdan bakanlar sizi gözyaşlarına boğulmuş görür ve size acımaya başlar ama yeniden hayata tutunabilmek, kendinizi toparlayabilmek için ağlamanız şarttır. Ancak bu şekilde yüreğinizdeki acı hafiflemiş olur. Terk edildiğinde ağlamayan yoktur.

 

       Keşke akan her gözyaşı masum olsa… Timsah gözyaşlarını sıkça döken sahte kişiliklere aldanmamak gerekir. Sizinle üzüldüğünü zannettiğiniz kişiler, çoğunlukla gözyaşlarınızın sebebi olurlar. Bu tip insanlar için beraber ağlayıp beraber güldüğünüzü düşünmek çok saflık olur. Acılarınızın mimarı olanlara gözyaşlarıyla sizi kandırmalarına izin vermemek gerekir.

 

      “Erkekler ağlamaz sözü” de çok boş bir sözdür bence. Ağlamanın, gözyaşlarının cinsiyeti olamaz. İnsan olan ağlar. Yüreklerin katılaşmaması, vicdanların sağır olmaması için o rahmet damlalarına ihtiyacımız var. Taşlaşmış yürekler ancak onlarla yumuşar. Gerçek duyguların eseri olan gözyaşları, asla acizlik olarak değerlendirilemez.

 

    Günahkâr ruhumuzun da Sonsuz Rahmet’ten faydalanabilmesi için gözyaşları aracı olur. Yaradan’ın korkusuyla akıtılan tek bir damla yaş, sonsuz azaptan kurtuluşumuzu sağlar. Belki seccadeleri ıslatacak kadar ağlayamayız fakat verilen süre dolmadan samimi ve tövbekâr olarak akıtacağımız birkaç damla yaş beratımız olabilir.

    

      Bu âlemde her şey zıddıyla mevcuttur. Nasıl ki tebessümlerimiz ve kahkahalarımız bizimleyse sessiz süzülen gözyaşları da bizimle olmalı. Onları bir acizlik, zayıflık güçsüzlük belirtisi olarak görmektense insan oluşumuzun doğal bir sonucu olarak kabul etmek daha akıllıca olacaktır.

                                                       

                    Hayata dair yazılarıyla Arzu METLİ, insanın gözyaşlarına tercüman oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOK MU ZOR?

 

         Sevgiyi tanımamış kalplerden korkarım ben. Duygu fakiri, karakter yoksulu olur böyleleri. Kin, bencillik, hırs, riyakârlık, merhametsizlik onların yüreklerini kendi kölelerine dönüştürmüştür.

        Onları tanımak, o kadar kolay değildir. En muhtaç zamanlarınızda, en çaresiz hâllerinizde onlarla karşılaşmışsanız gerçek yüzlerini görme şansınız yoktur çünkü o kadar içten, yardımsever ve insanî tavırlar gösterirler ki bunların sahte olabileceğini düşünmenize fırsat vermezler. Günün birinde mutlaka her şeyi fark edersiniz ancak o güne kadar hak etmedikleri bir kıymetle onları yaşatırsınız.

       Bu insan görünümlü fakat insanlıktan nasibini alamamış dar gönüllülerin bu hâlde olmalarının sebeplerinden biri de aileleridir. Her insan, tertemiz bir kalple yaratıldığına göre anne veya baba rollerini üstlenen kişiler, görevlerini hakkıyla yerine getirememiş olabilirler. Gerçek sevgiyi, hoşgörüyü, güveni, iyi niyeti yetiştirmekle sorumlu oldukları insana kazandıramamışlarsa o insan, bir ömür boyu ne gerçekten mutlu olabilir ne de mutlu edebilir çevresindekileri…

       Geçici bir süreliliğine gönderildiğimiz bu hayatta yapabileceğimiz en kârlı iş, gönüller kazanmaktır. Oysaki bunların gönül kazanmak, dost edinmek gibi bir kaygıları asla olmaz. Sizin dostunuzmuş gibi görünmeyi hakikaten çok iyi başarırlar ancak az bir çabayla hakikî dost olmaya yanaşmazlar. Karşılıksız sevmenin o eşsiz lezzetini,  hiç tatmadıkları için hep bir menfaat hesap kitabındadırlar.

       Şöyle bir düşünün, tanımışsınızdır onlardan birilerini… Gözyaşlarınızla, dertlerinizle boğuşurken kesişmiştir yollarınız. Siz de biraz olsun rahatlamak ya da derdinize çare bulmak için konuşmuşsunuzdur onlarla. Nereden bileceksiniz ki ileride en büyük acıyı, hayal kırıklığını size yaşatıp gönlünüzde kapanmayacak yaraları onların açacağını… Bir kalemde silip atar onlar sizi. Hiç korkmadan sizi yarı yolda bırakırlar. Küçük bir çıkar karşılığında hatırınızı satılığa çıkarır, beş kuruşa acımadan satarlar. Ne olduğunu bile anlamaya vakit bulamazsınız. Ömürlük gördüğünüz dostluğunuzda o kişi, size değer vermemiştir yoksa her kara gününüzde ortadan kaybolurlar mıydı?

       Çok mu zor iyi bir insan olmak? Yüreklere huzur veren, ismimizle bile heyecan uyandıran, varlığımızla güven hissettirebilen bir kişi olmayı tercih etmek o kadar güç değil. Bildiklerimizi, o kişiye karşı kullanmak yerine sıkıntılarına çare olmak için uğraşmalıyız. Şu hayatta öyle insanlar mevcut ki belki okuyamamış, diploma sahibi olamamış, bir mevki, makam edinememiş ama kendini yetiştirmeyi, dürüst olmayı başarmışlardır. İnsanlara önem  verirken onun mesleği, tahsil durumu, sosyal statüsü bizi aldatmamalı -bunlar bir ölçüt elbette olamaz- ancak çoğumuz etiketlere takılıp kalmıyor muyuz? 

        Varlığımız, o kadar ince bir çizgide devam ediyor ki her an neyle karşılaşacağımız, başımıza neyin geleceği  belli değil. Aldığımız nefesin belki de kalan birkaç nefesimizden biri olduğunu bilemeyiz. Yarınlar için ne çıkar planları kurgulayanlar var aramızda yarına çıkacağı meçhulken. Kazdığı kuyulara yenilerini eklemek için sabırsızlananlar ne kadar da çok…

        Bütün bu yanlışlardan sıyrılmak bizim elimizde yeter ki gerçekten sevebilelim hayatı ve insanları. Yunusça sevmek, muhakkak herkesin kârı değil fakat yine de her geçen gün daralan, küçülen yüreğimize birilerini ekleyebiliriz. Vazgeçelim intikam almaktan, kalp kırmaktan, yeni dil yaraları açmaktan… Hâlâ şansımız var iyi bir insan olmaya; bir tebessümle kalpleri fethedebilir, paramparça ettiğimiz gönülleri bir çift tatlı sözle tekrar kazanabiliriz. Tek yapmamız gereken: Ne için yaratıldığımızı bir an durup düşünmek…

                                                                                                                      Arzu METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMAN

 

         Zamanın omzuna yaslasam başımı, deliksiz bir uykuya dalsam… Yılların yorgunluğunu, telaşını, gönül kırgınlıklarını, ümit kırıklıklarını bir an olsa da unutsam… Uyandığımda gerçekten de çok mutlu olur muyum? Aynı hatalara tekrar düşer miyim, yüreğimi yakıp kavuran pişmanlıkları yeniden tadar mıyım, bu defa daha dikkatli olacağım derken daha da mı dibe vururum?

         Zihnimde dönen, cevapsız kalan bu sorularıma nicesini eklemek mümkün ancak cevaplarını bulmak, o derece kolay olmuyor. Zaman büyük bir hazine ve soyut bir kavramsa onu anlayabilmek ve değerlendirebilmek için zengin bir bakış açısına, gerçeklerle yüzleşebilecek cesur bir yüreğe ihtiyaç duyuyor insan.

        Hepimiz için geri sayım devam ediyor. Başlangıç belli fakat final meçhûl…   Tükenen  zaman mı yoksa bizler miyiz? Zamanı nedense tam kavrayamıyoruz ya geçmişe takılıp kalıyoruz ya da henüz bizim olmayan -belki de hiç olmayacak- geleceğe erteliyoruz birçok isteğimizi. Bu günü yaşamamıza keşkelerimiz ve acabalarımız  engel oluyor.

Geride kalan olaylarla kendimizi, boş yere sürekli oyalayıp ve acımasızca yargılıyoruz. Doğrusuyla yanlışıyla yaşanmış, bitmiş zamanı düşünüp şimdiye ihanet ediyoruz. Keşke yapmasaydım, görmeseydim, söylemeseydim, gitmeseydim diye başlayan cümlelerimiz bir türlü bitmek bilmez oysaki zamanımız her an bitebilir…

       Bir de “acabalar” çalar ömrümüzden yılları. Geleceği düşünmeden yaşamak, elbette olası değil fakat gereksiz ve aşırı kaygılar, şu anı algılamamıza fırsat vermez. Ümitlerimiz olmadan hayata bağlanamayız  ama hep geleceğe odaklanmak, elimizde olmayana bizim gözüyle bakmak; çoğu zaman umduğunu bulamayan, mutsuz, çaresiz kişilere dönüşmemize yol açıyor.

         Değerlerimizin birçoğunu kaybettiğimizden zamanı iyi değerlendiremiyoruz. En başta sabretmesini bilmiyoruz. Sabrın insanı olgunlaştıran, yücelten gücüne çoğumuz sahip değil. Her şey hemen olsun istiyoruz. Beklemek, hiç bize göre değil artık. Biraz dursak, anında isyan bayrağını çekmesek sabrın sonunun selamet olduğunu göreceğiz fakat zaman geçsin, bitsin, olacaklara kavuşalım diye diretiyoruz.

        Alçakgönüllülüğü rafa kaldıralı çok oldu. Herkes kendini olduğundan farklı algılıyor. Kimseleri beğenmiyoruz. Geleceğe yalnız biz kalacakmışız gibi önümüzdeki yılları tekelimize alıyoruz. Sevdiklerimizle o günleri paylaşmak varken en çok kendimizi seviyoruz. Bencillik, tüm benliğimizi kaplamış durumda…

Yaşadıklarımızı vakitsiz olarak görmek de hatalarımızdan biri. Hastalıklar, ölümler, acılar, ayrılıklar bize göre hep vakitsizdir. Halbuki kusursuz işleyen plânda zamanı gelmeyen hiçbir şey gerçeğe dönüşmez. Bize sunulan 24 ayar altın değerindeki 24 saatlik süreyi, pula çeviren yine bizleriz…

        Dünya denilen sınav salonundan başarılı olarak ayrılmak istiyorsak hayatımızı, geçmişle geleceğin çekişmesine yenik düşürmemek gerekiyor. Olmuşla olacak arasında gidip gelmek sadece yaşam enerjimizi tüketiyor. Kendimize ve çevremizdekilere karşı daha insaflı eleştirilerde bulunalım. Sorularımız, sorgulamalarımız hep olsun fakat kum saati misali ömrümüz, her saniye kumlarını kaybediyor. Cevapsız veya cevabı fayda vermeyecek suâllere saplanıp kalmayalım. Fani olanı yaşarken ebedî olanı ıskalamayalım. Her yeni günde mucizeler beklemek yerine bize verilen mucize hayatı yaşayalım.

 

                                                                                           Arzu METLİ,

" Bu günü yaşamamıza keşkelerimiz ve acabalarımız  engel oluyor." dedi.

          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 ÜMİT

 

         Ümit, fakirin ekmeğidir, derler. Sadece fakirlere ait bir duygu mudur? Elbette, hayır! Hepimiz ona, su kadar ekmek kadar muhtacız.Onsuz bu dünyada yaşamak, ne mümkün… Bizi yaşama bağlayan , aldığımız her darbeden sonra tekrar ayağa kalkmamızı sağlayan ümitlerimizdir. Her şeyimizi kaybedebiliriz ancak her şeyi yeniden kazanmak için asla umudumuzu kaybetmemek gerekir.

          Hiç hesapta olmayan işlerle, durumlarla karşılaşır insan. Kendimizce plânladığınız, yapmayı istediğiniz sayısız beklentileriniz olur ve birden amansız bir hastalığa yakalandığınızı öğrenirsiniz. Bu haberi aldığınız ilk anda dünya başınıza yıkılır. Her şeyin sonuna geldiğinizi, yarım kalan işlerinizi düşündükçe çıldıracak gibi olursunuz. İşte tam o anda yüreğinizden gelen fısıltının adıdır umut.Derdi verenin, muhakkak dermanı da vereceğini bıkıp usanmadan size tekrarlayan odur. Hasta yatağınızda geçmek bilmeyen geceleri, gündüze taşıyan;acılarınızı hafifleten,bir gün mutlaka iyileşebileceğinize sizi inandıran ümitleriniz, en etkili ilacınız olmuştur. Doktorlar, umudu olmayan hastalarını daha çabuk yitirirler. Atalarımız, “Çıkmadık candan ümit kesilmez” diye boşuna söylemiş olamazlar. Sağlığımızın en sağlam sigortası , ümitlerimiz olmalı.

          Yıllarca çalışıp dişinizden tırnağınızdan arttırarak biriktirdiğiniz kazancınız, birden yok olabilir. Sıfırı tüketip, iflas edip ve dibe vurmuş da olsanız yeniden toparlanabilmek için sahip olmanız gereken tek şey, size yeni kazanç kapıları açabileceğinizi fark ettiren ümitlerinizdir. Güvendiğiniz varlık, siz dara düştüğünüzde sizi terk etmiş de olsa yeter ki ümidinizi kaybetmeyin.

          Birçoğumuz, sevmek ve sevilmek ümidiyle yaşarız. Sevgimizi hak eden kişilerin sayısı arttıkça bizim de yaşama sevincimiz artar. Karşılıksız, şartsız, hakiki sevgiler ve sevenlerimiz oldukça sırtımız yere gelmez. Biliriz ki onlar varsa dert yok, keder yok. Tek başımıza ne kadar güçlü olabiliriz ?  Ümitlerimizi paylaşan insanlar, yanımızdaysa gerisi hikâye…

            Ruh sağlığımızı koruyabilmek için de ümit var olmalı. Her şeye bir imtihan gözüyle bakabilmeyi başarırsak umduklarımızı bulamayışımız, bizi çok üzmez. Hep beni mi bulur, hep benim mi başıma gelir böyle şeyler, hiç yüzüm gülmeyecek mi benim?  Gibi sorulara takılıp kalmamak için ümitlerimizi diri tutmalıyız. Plânlarımız suya düşmüş gibi görünse de daha iyi bir plânlayanın olduğunu düşünmek, ümit dünyası denilen bu âlemde ruhumuzdaki fırtınaları dindirmenin en iyi yolu bence.

         “Gün doğmadan neler doğar?” sözü hayat ilkelerimizden biri olmalı. Ölüm hariç her şeyin bir çaresi varsa ümitsizliğe kapılmanın da bir anlamı yok. Kaybettiğimiz ümitlerimizi, taşındığımız yeni bir şehirde, sıcak bir dost meclisinde, çocuğumuzun neşesinde veya sokakta öylesine rastladığımız bir çift ışıldayan gözde bulabiliriz , kim bilir? Şairin hiç susmayan geveze bir kuş dediği ümit, yüreğimizde her kanat çırpışıyla bizi hayâllerimize bir adım daha yaklaştıracaktır.



 ARZU METLİ, yazdı.

                                                     DERMANIMSIN

 

        Baharı beklerken sen çıkmıştın karşıma. Uzun kış gecelerinde kurduğum hayallerin hiçbirinde sen yoktun.Beklentileri yüksek birisi olmadığım için hayallerim de sıradandı. Her ilkbaharda olduğu gibi bu baharda da sevincim büyük olacaktı. O mevsimde dünyaya geldiğimden midir, bilmiyorum ancak  ilkbahar beni hep heyecanlandırmıştır. Tabiattaki o canlılık ve renk cümbüşü,ruhumu da bir tazelik kazandırır. Çiçeklerin kokusuyla, kuşların korosuyla merhaba diyeceğim günler kapımdaydı. Kapıyı çalan sendin, artık seninle tanışma vaktim gelmişti. Aslında son yıllarda benimleymişsin fakat seni fark etmem biraz geç olmuştu.

 

        İsmini öğrendiğim ilk dakikalarda yaşadıklarımı, hissettiklerimi, bulanan düşüncelerimi anlatabilmek o kadar kolay değil. Yirmili yaşları henüz geride bırakmışken gerçekliğini kabullenmem mümkün değildi. O güne kadar hep bir koşturmanın, sorumluluklarımı yerine getirmenin telaşını yaşamıştım. Bundan böyle daha sakin günler geçireceğimi düşündüğüm yılların başında seninle baş başaydık.

 

     Seninle tanışırken gözümden sakındığım, göz bebeğim yanımdaydı ve ben göz yaşlarımı tutamıyordum. Beni ağlarken görmesini istemezdim fakat zihnimden geçen, o an için cevabını bulmakta zorlandığım belirsizlikler, beni ağlatıyordu. Son yıllarda üstlendiğim-zaten hakkını veremediğim- rolümün yarım kalacağını düşünmeye başlamıştım. Şimdi sen emanetimle arama girmiş bir engeldin. Öfkem ve şaşkınlığım biraz da bundandı.

 

       Önceleri seni bir dert olarak görmüştüm. Oysaki sen dert değil, nimetmişsin.İlk haftalarda sana şüpheyle yaklaşmış, varlığını her nedense kabullenmek istememiştim. Günler geçtikçe duygularımı kontrol etmeye başlamıştım. Beni terk eden aklım, yaşadıklarımı doğru değerlendirmem için geri dönmüştü. Son zamanlarda bir gaflet uykusunda olduğumu seninle fark ettim. Sabırsızlığım, aceleciliğim bana birçok şeyi yanlış yaptırmıştı. Boşa yaşamış değildim ama çoğu zaman boşluktaymışım, sen öğrettin. Ömür hızla sona doğru giderken nelerle, niçin meşgul olduğumu gözden geçirmenin vakti, seninle gelmişti. Fâni sevinçler, üzüntüler, kazançlar, kayıplar  beni daha fazla oyalamamalıydı.

         Bir gün nerede, ne zaman, nasıl sonlanacağını bilemediğimiz hayat yolculuğunda bundan böyle bana eşlik edecektin. Sevdiklerime ve beni gerçekten sevenlere, daha çok kıymet vermeliydim. Günlük telaşların içinde kendimi de onları da çok ihmal etmiştim. Pişmanlık yaşamıyorum sadece sahip olduklarımın ne kadar değerli olduğunu yeniden anlamamı sağladın. Bitmez gibi görünen ömür sermayesinde zararları, kâra çevirmem için elimi çabuk tutmam gerektiğini öğrettin.

 

        İnsanın olgunlaşması için uzun yılları geride bırakması şart değil. Yaşadığınız sıkıntılar, çektiğiniz acılar sizi terbiye etmeye bir sebep oluyor. Zahmet olarak gördüklerimiz, belki de bize rahmet kapılarını aralayacaktır. İşin sırrı, sabretmekte… Aceleci ve sabırsız yönlerimin biraz törpülenmesi gerekiyor ve sen bu işi bana yaptıracağa benziyorsun.

 

       Sen derdim değil, dermanımsın. Başıboş ve boşa geçirdiğim senelerimin muhasebesini yapmama sebepsin, İlahî bir ikazsın. Belki farklı özelliklerinle tarif edilebilirsin ama benim sana yüklediğim anlamlar bunlar. Çoğu zaman doğrunun ne olduğunu bilsek de doğru yolda ilerlemek her defasında mümkün olmuyor. Yaşadıklarımız veya yaşayamadıklarımız birer imtihansa sen de benim imtihanımsın. Yersiz ve gereksiz korkularıma yenilmeden bu sınavı kazanmayı diliyorum.

 

                                                                                                              Arzu METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HOŞGÖRÜ=HUZUR

 

       Çok bilinmeyenli bir denklemin hiç bulunamayan sonucu gibidir bazen insan. Çözüme ulaşmak için dertlerinizi toplarsınız; yüreğinizden ve aklınızdan çıkmasını istediklerinizi, değer olarak verirsiniz yine de doğru cevabı bulamazsınız. Ruhunuzdaki dalgalar, birbirine çarpar ama sizi sakin bir kıyıya bırakmaz. Acılarınızı, küçük parçalara bölüp onları daha kolay unutacağınızı düşünseniz de doğru sonuca nedense ulaşamazsınız.

 

       Belki de belirsizliklerin sebebi, olayların dilini anlamamamızdan kaynaklanıyordur. Yaşadıklarımızı doğru okuyamıyorsak çoğu zaman yanlış yaptığımızın bile farkına varamayız. Birkaç yabancı dil öğrenebildiğimiz halde duygularımızın diline yabancı kalabiliyoruz. Yalın bir yalnızlık yaşıyor çoğumuz. Yaralı sinelerimizin haykırışlarına kulak tıkayıp sahte sevinçlerle birbirimizi anladığımızı sanıyoruz. Birçok  kişiyi istesek de istemesek de dinliyorken kendimizi ne kadar  dinleyebiliyoruz. Kendimizle baş başa kalmamak için faydasız işlerle oyalanıyoruz. Vicdanlarımızı susturma gayretindeyiz ve ruhumuzla kavgalıyız. 

       Korkularımızla baş edemediğimiz için mi korktuklarımız başımıza geliyor? Yapay korkularımız arasında gerçeklerimizi doğru tespit edememek, en büyük hatamız. Kim veya ne bizim için önemli olmalı? Önceliklerimizi, isabetli sıralayabiliyor muyuz? Kimi zaman en değerli gördüklerimiz, aslında bizim zannettiğimiz kadar önemli değil; bunu zamanla anlıyoruz.

        Günlük hayatımızı şöyle bir gözden geçirirsek bitmeyen bir telaşın peşinde koşturup durduğumuzu fark etmek, güç olmayacaktır. Her gün  aynı şeylerin tekrarında olmamıza rağmen çok yoğun yaşadığımıza kendimizi inandırmış durumdayız. Yaşamımıza anlam kazandıracak güç, paranın veya makamın  gücü olmamalı. Yaratılışın esas sebebi olan sevginin gücü, yaşadıklarımızı daha anlamlı ve kalıcı kılacaktır. Fakat öfkemizi, nefretimizi yenemediğimiz için sevginin, muhabbetin tadına varamıyoruz. Hep o, bana bunu söyledi;şunu yaptı gibi faydasız düşüncelerle nefretimizi besliyoruz. Hatasız kul olmaz ancak birbirimize hata payı vermeyip acımasızca silip atıyoruz hayatımızdan bir zamanlar çok değer verdiklerimizi…

 

       Ruhların bunaldığı, gönüllerin daraldığı günümüzde sorunları aşmanın yolu, bence hoşgörüden geçiyor. Haklı olduğumuz kadar hatalarımız da var. Gelenin kalmadığı, gelip geçici bu âlemde biraz daha anlayışlı olursak çözemediğimiz bir problemin de olmadığını göreceğiz. Yeter ki tercihimiz; sevgiden, hoşgörüden yana olsun. Boş ver, ilk adımı atan sen ol. Başkalarının gözünde ne olduğun çok önemli değil, senin gönlün ne hâlde ona bak. Belirsizliklerine kesin çözüm, yüreğindeki sevgi hazinesinden cömertçe harcamana bağlı. Dene, çok zor olmadığını göreceksin.

 

                                                                                                        Arzu METLİ

                                                           GÖZÜMÜN NURU

       Sevgili’ye giden en kısa yol, Rehber’imin göz nurusun. Gönüllere ışık saçan kaynaksın. Senden uzaklaşmak, karanlıklara gark olmak, sancılı yalnızlıklara gömülmektir. Ruhuna nefes aldırmak isteyen, sende soluklanmalı. Kalbe yansıyacak parlaklık, ancak seninle olabilir. Sensizlik, tarifi  imkansız acılar demektir.

      Geçenlerde bir dostum, seninle yeniden buluştuğunu söyledi. Mutluluğumu anlatmak, o kadar kolay değil… Sevdiklerimin seni sevmesi, sana değer vermesi, onların kıymetini daha da arttırıyor. Biliyorum ki seninle hemhâl olan, insan olmanın ne demek olduğunu anlayabilir. O kişiden çevresine bir zarar dokunmaz. Hakkını gözeterek sana sahip çıkan, hiç kimseye haksızlık etmez çünkü sen dosdoğru yolun garantisisin.

        Ne zaman sana karşı bir gevşeklik göstersem hatalar, günahlar beni sarıp sarmalıyor. Yanlışa düşmem o kadar fazlalaşıyor ki yeniden sana dönünce pişmanlıklarım beni rahat bırakmıyor. Beşerim ve şaşırıyorum da… Şaşkınlığımdan sen uyandırıyorsun. “Gel daha fazla batma şu çamura, çık ve temizlenmen için seni bekliyorum!” diyorsun. Sana yakınsam küfürden uzağım.

       Senin davetin bir kereye mahsus değil. En önemli yanın da bu bence. Bir kere gel demiyorsun. Günde beş vakit çağırıyorsun, arayışlar içinde bocalamış bedenleri ve ruhları. Bedenini temizleyen kişi, ruhunu da ancak seninle saflaştırabilir. Huşuyla seni yaşamak, elbette herkese nasip olmuyor. Yine de hayatında sana yer veren, sana elinden geldiğince kıymet veren, kaybetmiyor. O zamana kadar kayıplar, yokluklar, ıstıraplar içinde kalan, seninle buluşunca kazanmaya başlıyor. Manevî atmosferinin yaşattığı sevinçler, dünyalık hiçbir şeyle kıyaslanamaz…

       Ötelerde yani gerçek âlemde senin izini taşıyanlar, o zor günde ümitlenmek için sana muhtaçlar. Fâni dünyada geçici zevklere dalmayarak senin kılavuzluğunu görebilenler, sonsuz saadete kavuşabilecekler. Huzursuzluğumuza ancak senin çağrına uyup da durduğumuz huzur son verecek. Titreyerek, nedametle sana varanlar, gözyaşlarıyla yıkayacak geçmişini. En karanlık ve sessiz saatlerde seni arkadaş edinen, gönlünde anlatılması mümkün olmayan sevinçlere boğulacak. Huzurdaki itiraflar, senin referansınla umulur ki kabul görür. İlahî makama yazılan dilekçeye atılan imzasın.

       Sensizlik kör bir kuyu olsa gerek. Senden ırak insan, manevî bahçelere yolu hiç düşmemiş talihsiz bir yolcu… Kalplerin tatmin olması sadece senin aracılığınla olacaktır. Sahip olunan makam, eş, çocuk, mal, itibar kişiyi bir yere kadar ve geçici olarak mutlu edebilir. Yaradan’ını anmayan kalp, huzura da hasret kalacaktır. Yüreklerdeki yangını ancak sen söndürebilirsin. Doğru yoldan sapıp da geri dönmek isteyen sana koşmalı. Dedik ya bizimkiler, salih kullarınkine benzemiyor. Yine de var gücüyle sana koşanı, yarı yolda bırakmayacaksın.

      Haydi gel, hiçbir şey için geç değil. Hâlâ bu dünyadaysan, sana verilen sürenin sonuna gelmediysen ilk vakitte koş O’na. Nefse zor geliyor olabilir ama seninle arkadaşlık, kurtuluş reçetesi. İnsanı kötülüklerden alıkoyan gücün, en zayıf ve çaresiz insanı bile yeniden hayata döndürebilir. Sonsuz Rahmet’ten bir damla da olsa nasiplenmek seninle mümkün. Zamanı bereketlendirmek, sonunda kazanan olabilmek için namaz, tek kurtuluş yolun. Onsuz insanın, insan olup olmadığı bile tartışılır. Eşref-i mahlûka, izzet kazandıracak yalnız sensin. Ne mutlu hayatında sana yer verebilene… Arzu METLİ

                                                                        HAYAT

   Hayat, çok garip ve tam bir zıtlıklar yumağı… Bizler, çoğu zaman bu yumağın içinde bocalayıp duruyoruz. Garipliğini ve karmaşıklığını bize ispatlayan onlarca olayla karşılaşırız. Büyük ümitler besleyerek başladığımız bir işimiz, hüsranla bitebiliyor ve tam bir bozgun yaşıyoruz. Oysaki başlangıçtaki duygu ve düşüncelerimiz, o kadar farklıdır ki… Aklımıza gelmeyenler, hayat denilen bu labirentte başımıza gelebiliyor. Hissetmeyeceğimizi zannettiğimiz duygular, bir anda tüm benliğinizi sarabiliyor.

        Zıtlıklarla örülü bu yol. Yollarınızın kesiştiği bazı insanlar vardır. Onların yaşamınıza girmesiyle hiç tatmadığınız çok güzel duyguları, yaşamaya başlarsınız. Onların varlığı, sizi o kadar mutlu eder ki onlarla bir araya gelmek için tüm fırsatları değerlendirirsiniz. Sohbetleri, samimi dostlukları sizin için vazgeçilmez olmuştur. Onlarla karşılaştığınıza ne kadar şükretseniz az gelir çünkü onların size verdiği huzuru, mutluluğu hiçbir şeyle kıyaslayamazsınız. Şöyle bir düşünün, söylediklerimi size yaşatan birkaç kişiyle tanışmışsanız, bu ömrü boşuna yaşamıyorsunuz demektir.

         Her nedense karşılaştığımıza bin pişman olduğumuz kişiler de yer alır hayatımızda. Önceleri tanıştığınıza memnun olduğunuz bu kişiler, sonraları en büyük pişmanlıklarınızın kaynağı hâline gelirler. Keşke ile başlayan cümlelerinizin bir türlü sonu gelmez. İlk zamanlar onlardan nefret edeceğinizi birileri size söylese kesinlikle inanmaz, böyle bir şeye ihtimal vermezsiniz. Ama anlattığım bu durumu, içimizde yaşamayan yok gibidir. Bir yerlerde bir yanlışlıklar olmuştur ve her şey tersine dönmüştür. Değer verdiğiniz, güvendiğiniz, varlığıyla sizi mutlu eden isim, şimdi size mutsuzluktan başka bir şey sunmaz. “Niye karşıma çıktı, nerede, hangi hatayı yaptım? “ gibi sorularla olanı, biteni anlamaya çalıştıkça daha da huzursuz olur, işin içinden çıkamazsınız. Başlayan her yeni günde, bu çıkmazdan kurtulmak için yeni kararlar alırsınız fakat bu girdaptan kendinizi kurtaramazsınız.

        Yaşadığımız bu azabın sebebi, acaba duygularımızı kontrol konusunda yeterli kararlılığa sahip olamayışımız mı? Size zarar vereni çok iyi bildiğiniz hâlde kendinizi ona karşı koruyamazsınız. En büyük yanlışlarımızdan biri de bu kişileri. değerlerinden fazla önemle yüceltmemiz… Bu, bazen en yakınlarınızdan biri olduğu gibi çok kısa süreliğine karşılaştığınız biri de olabilir. Şair; yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var, diyor ya  benim de bu hayatta yaşayarak öğrendiğim en acı gerçek, hiçbir şeyin garantisi yok ve kimseye sonuna kadar kefil olamayışımız. Hiç beklemediğiniz bir anda büyük bir hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz.

         Hayatınızdaki bazı insanlar, işlediğiniz bir günahın bedeli gibidirler ve siz o günahın kefaretini onlara sabrederek ödersiniz. Onları yaşamınızdan çıkarıp atmak mümkün olmadığı gibi kendinizi onlardan tamamen soyutlayamazsınız. Yoklarmış gibi davranmaya çalıştıkça varlıklarını size hep hissettirirler. Kaçıp uzaklaşmak isteseniz de bilirsiniz ki nereye gitseniz yaşadıklarınız, sizinle olacaktır. Unutmanın ne büyük nimet olduğunu, unutmaya çalıştıkça sizi esir eden duygu ve düşüncelere gömüldükçe anlarsınız.

       Belki de en mantıklı yol, tüm bu yaşananları, çok fazla sorgulamamak.  O ana kadar yaşadıklarınıza İlahî bir hüküm gözüyle bakmak, sizi rahatlatacaktır. Yaşamanız gerekiyordu ve yaşadınız. Daha fazla uzatmanın hiçbir faydası yok. Aksine bu çırpınışlarınız, sizi biraz daha yıpratacaktır. Bazı şeyler, siz istemeseniz de sizinle beraber olmaya devam edecektir. 

                                                                                                                      Arzu METLİ

                                                            ÂŞKI İSTEMEK

      İstemek, çoğu zaman yetmez. Bir şeylere niyetli olmak, ona sahip olacağımız anlamına gelmiyor. İsteklerimizin sonu gelmez. Sayısız ve sınırsız beklentilerimiz vardır var olduğumuz sürece.

     En başta çoğumuz kusursuz bir aşk yaşamak isteriz. Aşkın tarifi imkânsız heyecanını hissedebilmek için belki de bir ömür boyu bekleriz. Ayakları yerden kesen, geceleri uykuyu size unutturan o tutkuya ulaşmak o kadar da kolay değil. Aşkı isteriz ancak onun bize yaşatacağı cefaya, acıya da talip olmamız gerekir. Aşkın gerçek anlamı, yaşattığı o acıdır…

     İki gönül arasındaki o ilişki, gözyaşlarıyla yoğrulmadıkça aşka dönüşmez. Sevgilinin yanında olmak, elbette herkese mutluluk verir ama ondan ayrı kalmaya razı olmazsanız yaşayacaklarınızı aşkla tanımlamak çok da doğru olmayacaktır. Ayrılık ateşi, ruhunuzu yakarken sabretmeniz, hiç sızlanmadan gelen her belayı kabul etmeniz, aşkınızın özü olmalıdır.

     İmkânsızın peşine düşüp bir ömür feda edebilmektir aşk. Olmayacağını, olamayacağını bile bile istemektir. Kırık dökük bir sevgiye mahkûm olmaktır. Onunla karşılaşma ihtimallerini hesaplayıp asla göz göze gelememektir. Varlığını biliyor olsanız da yokluğunda erimektir. Geceler boyu derdinizi, hâlinizi, sevginizi satır satır kendinize anlatabiliyorken ona bir çift söz edememektir.

      Ulaşamadığınız kişi, şen şakrar hayatına devam ederken siz, belirsizlikler içinde sahte mutluluk pozları vermeyi tercih edersiniz. Dışarıdan bakıldığında sorunsuz, güzel hayatınız başkalarını imrendirecektir. Oysaki iç dünyanızda yaşadığınız mücadeleden kimsenin haberi yoktur. Ruhunuzda esen rüzgârların bir gün gelip sizi sevgilinin kıyısına bırakacağını düşünseniz de yine kendinizle baş başa ve yalnızlığa ram olmuşsunuzdur.

      Bunları yaşarken şikâyet etme hakkınız da yoktur aslında. Aşkı istemişseniz bu yaşadıklarınız, isteğinizin doğal sonuçlarıdır. Kısa süreliğine tattığınız mutluluğun devamında bu çileyi çekmek zorundasınız. Zihninizi meşgul eden düşüncelerle savaşma gücünü, size bu zorluklar verecektir. Aradığınıza kolayca ulaşmış olsanız zaten hiç kıymeti kalmayacaktır sevginizin.

     Aşkla kardeş bir duygu da korkudur. Kaybetme korkusunu, kalbinizin onun için çarpmaya başladığı ilk andan itibaren hissetmeye başlarsınız. Aşkı istemek kolay fakat gün gelir de o muhabbetiniz biterse… En büyük korkunuz, sevdiğinizden uzak düşmektir. Halbuki ayrılıklar olmadan, birbirinize hasret kalmadan o sevdayı yaşayamayacağınızı baştan kabul etmelisiniz. Elinizin altındaki bir sevgiyi, aşk diye yorumlamak ne kadar gerçekçi olur ki? Aşk ulaşamamaktır, hasretle gönlünüzün yanıp kavrulmasıdır. Bazen bu yangına bir damla su hükmündeki yardım, sevgiliden gelecek küçük bir tebessümdür ne var ki  bunu da göremezsiniz.

      Anlamlı, değerli bir sevdayı hak etmek için sabırlı olmak gerekiyor. Emek verilmeden, cefa çekmeden, insana insanlığını unutturan hâllere düşmeden yaşanmıyor bu aşk. Sevginizden daha fazlasıyla muamele görmek istiyorsanız fedakâr olmalısınız. Şikâyet etmeden boyun eğmek, elinizden uçup gittiğinde ise isyan etmemek, aradığınız aşkı size  tekrar sunabilir. Neyi, ne için istediğimizi, çok iyi bilmeliyiz. Hele de aşkı istiyorsak işimizin kolay olmayacağını anlamamız gerekiyor.

   Gözyaşlarıyla, hıçkırıklarla, ıstıraplarla dolu bu serüvenin sonunda kazanan olmak, gerçek ve sürekli bir mücadele istiyor. Ya sıradan bir konuma sahip olmak ya da sevgisinin karşılığını bulmuş özel bir insan olmak, tamamen bizim samimiyetimize ve gayretimize bağlı. Aşkta mucizeler beklemek yerine yaşadıklarımızı doğru okumalıyız.  

 

                                                                                                        Arzu METLİ

              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                          ÖMÜR HIRSIZLARI

 

        Akıp geçen zamana, hükmedilemeyeceğinin herkes gibi o da farkındaydı. Zamanın insanı olgunlaştıran ve terbiye eden yönünü, çok iyi bilirdi. Bu bilgisini okuyarak ya da farklı hayat hikâyeleri dinleyerek edinmemişti üstelik. Yaşayarak, hissederek öğrenmişti. Nasıl mı? Ömür hırsızları, öğretmişti bunu; ona.

       Kendi ailesinden almıştı ilk dersini. Onların istediği gibi bir hayatı seçmiş olsaydı hiç sorun yaşamadan, onlarla çatışmadan yaşabilecekti. Ancak tercihleriyle onları yanıltmış, karşısına almıştı. Ailesinin beklentileri boşa çıkınca artık onu eskisi gibi sevmediklerini anlaması, çok uzun sürmemişti. Demek ki insanın çıkarları söz konusu oldu mu kan bağı bir şey ifade etmiyormuş.

       Tek başına uçmayı öğrenmesi gerekiyordu. O da bunu tercih edip yoluna devam edecekti. Birilerinin istediği hayatta rol yaparak yaşamak yerine kendi çizdiği yolda düşe kalka ilerlemeyi istemişti. O yolda karşısına çıkan ve ılık bir bahar rüzgârı gibi ruhunu okşayan sevgiye kendini teslim etmişti. Her şey hayallerinde olmayacak kadar güzel başlamıştı, yaşamın anlamını kendisine keşfettiren bir kalple olmak, ona tarifi imkânsız bir mutluluk yaşatıyordu.

       Masallardaki gibi olağanüstülüklere veya bir büyüye ihtiyaç yoktu mutlu olmak için. Var olanla yetinmek, işin püf noktasıymış gibi geliyordu ona. İlişkilerde bir taraf, çabuk pes ediyordu belki de... Evliliklerinde düşledikleri aşkı yakalamışlardı. Fakat bu beraberliğin bir çocukla taçlanmaması, sorun olmaya başlamıştı. Onun için bu durum, çok önemli değildi ancak karşı taraf aynı fikirde olmayınca yollarını ayırmak zorunda kalmışlardı. Birlikte adım attıkları bu yolda günün birinde yalnız yol alacağını hiç düşünmemişti.

      Bu ayrılıktan sonra yeni bir şehre taşınmıştı. Son birkaç yılını geçirdiği, sayısız sevinçler yaşadığı bu mekânda hatıralar, onu rahat bırakmıyordu. Hâlâ sevdasını taşıdığı bir yürekle aynı gökyüzünü görüp de onun yüzünü görememek çok ağır gelmeye başlayınca şehirden gitmeye karar vermişti. Tatlı bir meltem gibi başlayan aşkı, amansız bir fırtınaya dönüşmüş ve geride bir enkaz bırakmıştı. Taşındığı bu yeni şehirde yaralarını sarması, yeniden ayağa kalkması gerekiyordu.

      Dostları da çok uzakta kalmıştı artık. Evlilik ve iş hayatını geçirdiği yer, aynı zamanda dostlukları da yaşadığı yerdi. Mesafeler, bu dostlukları test edecekti. Gerçek olanları, onu yalnız bırakmayacaktı elbette. Bu yeni şehirde yanında ağlayabileceği bir dost bulması zaman alacaktı. Ama ömür hırsızlarından öğrendiği en önemli kural: Çıkarları, sevgisinden fazla olan kişilere yüreğini açmamaktı. Başka yaşamlarla karşılaştırıldığında çok basit sorunlar gibi görülebilirdi yaşadıkları. Ne var ki herkesin acısı, kendince önemliydi.

     Birçok şeye yeniden başlayacak gücü toplamalıydı. Bu âleme bir defa geliniyordu. Yaşamak gibi büyük bir nimet, bir kereye mahsus sunulduğuna göre elini çabuk tutmalıydı. Sıkıntısız bir hayat dilemek, çok gerçekçi değildi. Yaşadıkları da bunu kanıtlamıştı zaten. Önemli olan, tekrar aynı hatalara düşmeden; aynı samimiyetsiz gözlere kanmadan hayat denilen mücadeleye devam edebilmekti. 

      Gelip geçici bu dünyada evlat sevgisi gibi yüce bir duyguyu tadamamıştı ancak yetiştireceği binlerce minik yürekle hayata daha sıkı bağlanacaktı. Kalbi, bir kişiyi sevmişti; başkasına bir daha kapılır mıydı bilinmez ama o, yüreğindeki sevgiyi hak edenlerle paylaşmayı sürdürecekti. Kalan süresinden kimsenin çalmasına izin vermeyecekti.     

 

                                                                                                              Arzu METLİ

                                                                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   RÜCÛ

        Karmaşık görünse de aslında çok basittir yaşamak. Aldığımız nefes ile verdiğimiz nefes arasında devam eder bu koşuşturma… Zıtlıklar üzerine kurulmuş bir oyun gibidir hayat. Başlangıcı, dakikası dakikasına not edilmiş olsa bile sonu meçhuldür.

       Bazen en yakınınızla o kadar uzak düşersiniz ki açılan mesafeleri kapatmak, imkânsız hâle gelebilir. Kalabalıklar içinde kendi ıssızlığınızı, kendinize itiraf etmekten çekinirsiniz. Derinlerde bir yerlerde sızlayan acılarınızı, hissetmeden yaşamaya devam edersiniz. Kabuk tuttuğunu zannettiğiniz yaralarınız, içten içe kanamayı sürdürür. Yokmuş gibi davranmak, var olanı ortadan kaldırmaya yetmez.

       Gülücükler saçan bir sima olarak bilinirsiniz çevrenizde fakat gecenin o koyu karanlığında hıçkırıklara boğulurken kimseler duymaz sizi. Çaresizliğe gömülmek istemeyip güzel yarınların olacağına dair ümitlerinizi canlı tutmaya çalıştıkça hayalleriniz, birer birer ölmeye başlar çünkü her defasında başladığınız yere döndüğünüzü, çok geçmeden anlarsınız. Maddî bir tokluk yaşarken manevî bir açlık çekersiniz. Birçok şeye belki de hak etmediğiniz hâlde sahip olmuşken mutluluğu yakalayamamış olmanın sancısıyla kıvranırsınız. Doğru bildiklerinizin yanlış olma ihtimali çok yüksektir. Gerçeklerinizin koca bir yalandan ibaret olduğunu anladığınız an, aradığınız mutluluğa asla ulaşamayacağınızı fark edersiniz.

   Telkin ettiğiniz düşüncelerle zihninizi kandırabilirsiniz ancak ruhunuzu aldatamazsınız. O, gerçek mutluluğun ne olduğunu bilir ama size söylemez. Sizin aramanızı, bulmanızı bekler. İşte o arayışlar içinde doğruya yaklaşmış iseniz ruhunuz olumlu sinyaller vermeye başlar. İçiniz rahatlamaya başlamıştır ve kendinizi iyi hissediyorsunuzdur. Bu iç huzurun iksiri, kendini bilmektir. Basit hesaplar peşinde koşan, basit bir insan olmamaktır. Eğer böyle davranırsanız önce kendinizi sonra çevrenizdekileri seversiniz. Kimsenin kimseye çok muhtaçlığı yoktur aslında. İhtiyaç duyulan tek şey, riyadan uzak gönüllerdir. Bu gönüllerin bir arada olması, ruhunuzu dinlendirir ve o aradığınız huzuru size yaşatır.     

      Yaratılış amacını unutan bir insanın yaşam denilen bilmeceyi çözmesi de zorlaşır. Var oluşunun gerçek hikmetini kavrayamayanlar, sahte bir avuntuyla ömürlerini heba eden kişilere dönüşürler. Gezmek, yemek, içmek, farklı yerler, yeni insanlar tanımak, onların hayatında geniş yer tutsa da ruhları, dar bir alana hapsolmuştur. Belki kıtalar arası seyahatlere çıkarlar fakat kendi dünyalarına yolculuk etmekten korkarlar.

       Seni var edeni bulmaya çalışmadıkça hiçbir şey seni tatmin etmez. Gelip geçici hazlar, yaşabilirsin ama tam bir huzuru asla tadamazsın. O’nu bulmak çok güç bir iş değil. Hatalarla günahlarla dolu olsan da hiç kapanmayan bir tövbe kapısı, sana ardına kadar açıktır. Yeter ki sona gelmeden bu kapıdan içeriye adım atmaya tüm samimiyetinle niyetin olsun. Dünde kalan ve seni mutlu etmeyen hatıraları, bugüne taşımak yerine her şeye sil baştan başlayabilirsin. Bırak, dün kendi karanlığında yok olup gitsin. Sen tüm pişmanlığınla aydınlık yarınlara talip olabilirsin.

       Gerçek Gücün Sahibi’nden korkmadan, ümitsizliğe düşmeden yeni bir başlangıç için isteklerde bulunabilirsin. Almadan veren bu Güç, seni dosdoğru bir yola ulaştıracaktır. Tek yapman gereken, samimî bir kulluk… Köle, sayısız hatalar yapmış olabilir fakat her şeyin Gerçek Sahibi’nden af dileme hakkına sahipken mahzun olmaya gerek yok. Hüsrana uğramadan hemen O’nun dergâhına uğramalısın. Gözyaşlarınla imzaladığın dilekçen, kesinlikle cevapsız kalmayacaktır.    Arzu METLİ

              ÂŞK ve AYRILIK

 

         Gönülsüz edilen vedalar, anlatılması güç acılar getirir beraberinde. Yüreğin, aklın o en son ana takılır kalır. Duyduğun  ‘Elveda’ sözü kulaklarında çınlar durur. Yarım kalmış sevdalar, bir ömür boyu bitmek bilmeyen çileye döner.

         Sonu gelmeyecek bir heyecan, nasıl olur da bir hüsrana dönmüştür, bilemezsin. Böyle bir son düşünmediğin için olanlara bir anlam veremezsin. Aralıksız kafa yorsan da işin içinden çıkamaz, yalnızlığınla yüzleşmeye yanaşmazsın. Ne var ki yalnızlığın çıldırtan sessizliği, yanı başında bekler. Kolay mı harcanıyor, aşk dediğimiz bu yüce duygu? Yaşanması, sahip çıkılması gerekirken bu boş vermişlik niye? Bencillik zehri, en mükemmel aşkları bile sıradan bir hâle getirebiliyor. Hep ’ben’  dedikçe karşı tarafı göremez duruma geliyor insan. Tamam, herkes kendince özel ve kıymetli olabilir fakat sevda tek taraflı ya da tek kişinin çabasıyla bir şeye benzemiyor ki…

 

        Zaman, birçok şeyin ilacı olsa da ayrılık acısına alışılması, yaşanan o özel günleri geride bırakıp herkesin kendi yoluna gittiğini kabullenmesi her yüreğin kârı değil. Hele de gerçekten seven için ayrılık tam bir yıkımdır çünkü onun hayallerinde böyle bir sona yer yoktur. Terk edilen, bir sevda enkazının altında kalmış, ‘Geri dön! ‘ çığlıklarını duyan olmayınca kırık, dökük hayallerine tutunmaktan başka bir çaresinin olmayacağını anlayacaktır. Oysaki vazgeçen olsaydı her şey ne kadar da basit olurdu. Tercihi yapan o olduğu için kimseye bir şey anlatmak zorunda kalmaz. En kısa sürede yeni bir heyecana kapılıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederdi.

       Ya vazgeçilen olmak… Mücadele etmeniz gereken onlarca sorun varken daha en başından kendinizi yorgun hissedersiniz. Çaresizliğiniz, acizliğiniz, yol arkadaşınız oluverir. Nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı ve hepsinden de önemlisi bir daha kime güveneceğinizi bilmeden kuru bir yaprak misali savrulursunuz. Tamamlanmamış bir aşkın tek ve yılgın kahramanı olmak düşmüştür payınıza. İnsan ayrılıkla ölmüyor ki kurtulsun. Sizi süründürecek belki de dillere düşürecek bir dert artık sizinledir ve sizindir. Ayrılıklar bile âdil değil bu hayatta. Bir taraf çekip giderken, çok kısa bir süre sonra adınızı dahi hatırlamayacak kadar bir vefasızlıkla hayatına devam ederken; diğeri uğradığı haksızlığı hazmetmeye çalışır.

       Günümüz insanı modern olabilir, teknolojiyle iç içe yaşamakla övünebilir ancak en kadim duygu olan aşkı ıskalıyor. Beklentilerin bu kadar yüksek olduğu bir çağda aşkın terk edilen kişisi olmak, ne büyük talihsizlik… Terk eden, elveda diyen kurtulmuştur fakat geride kalan, zihninde cevaplanmayı bekleyen bir yığın soruyla baş etmek zorundadır. Dışarıdan bakanlar için ahkâm kesmesi kolay ateş, -değişmeyen kanunuyla- düştüğü yeri yakıyor.

       Vuslatı beklerken yalnızlıkla yapılan izdivaç, kişiyi mutlu etmeyecektir ama aşk belki de kavuşamamaktır. Aşkı yaşadığını zanneden biri olmak yerine onu tüm olumsuzluklara rağmen bulmaya çalışmak, acılarla terbiye olmak, daha kazançlı geliyor bana. Yaşayamadığınız beşerî bir aşkın görünürde kaybedeni olsanız da sabrınızın mükâfatını mutlaka alacaksınız. Değer verilenler, bu dünyaya ait iseler onlar zaten fânidir. Bitmeyen, sonu olmayan bir aşk ise istediğiniz yorulmadan, pes etmeden aramaya devam edin. Bu imtihanı kazanmak, o kadar zahmetsiz değil. Yakarışlarınızı ümitle besleyin. Aşktan ümit kesilmez.     Arzu METLİ

YA SABIR!

 

        Yaşadıklarımızın daha anlamlı, yaşamanın daha kolay olması için sahip olmamız gereken bazı güçler vardır. Bunların en önemlisi bence sabırlı olabilmektir. Beklemeyi bilmek, beklerken doğru kararlar alabilmek, sabrımızı nasıl kullandığımıza bağlı. Aslında ömrümüz boyunca yetecek kadar sabır, bize veriliyor. Her insanın kaderi farklı olduğu gibi ona verilen bu nimet de o kişinin yaşayacaklarına göre bahşediliyor. Sorun, bu nimeti nasıl kullanacağımızı bilemeyişimiz.

         Sabrımızı ya geçmişe takılarak ya da geleceğe odaklanarak tüketiyoruz. İçinde bulunduğumuz zaman için sabrımızı arasak da bulamıyoruz çünkü onu yanlış yerde ve zamanda çoktan tüketmiş oluyoruz. Olmuş, bitmiş üstüne sizce de çok fazla kafa yormuyor muyuz? Bir şeyleri yapmadan öce düşünüp taşınmamız gerekirken çoğu zaman aceleci davranıp beklemeyi istemeyip harekete geçiyoruz. Sonrasında pişmanlıklar yakamızı bırakmıyor. “Niye böyle oldu, nasıl oldu da ben bunu yaşadım?”  diye kendimizi yıpratıp duruyoruz. Geri dönüşü olmayan kararlar alırken sabır hazinemizden dikkatli harcamamız gerekiyor.

         Beklemesini bilmeliyiz. İyi ve güzel sonuçlar almak istiyorsak sabırla beklemeyi öğrenmemiz şart… İsteklerimizin, hayallerimizin hemen gerçeğe dönüşmesini dilemek, çok gerçekçi değil. Öncelikle hayata verdiğimiz emeğe bakmalıyız. Beklentilerimizi gerçekten hak edecek kadar çabaladık mı? Ulaşmayı düşlediğimiz şeyler için yeteri kadar sancı çektik mi? Başkalarının gösterdiği sabrı görmezden gelip de aynı sonuca hemen ulaşmayı istersek hayal kırıklığına uğramamız işten bile değil.

         Bir de henüz yaşamadığımız zaman için, gelecek için kaygılanıp sabrımızı boş yere harcıyoruz. Stresini yaşadığımız zaman dilimine belki de hiç ulaşamayacakken kendimizi o zamandaymışız gibi tüketmesini çok iyi biliyoruz. Geleceğin bize ne getireceğini bilmeden, her şeyi olmuş, yaşanmış kabul edip şu anı heba ediyoruz. Elbette hayaller kuracağız fakat olumsuz düşüncelerle geleceği tasarladığımızdan başarısızlık, mutsuzluk bizimle oluyor.

          Sabretmek, çok büyük bir erdem. Beklentilerimize ulaşabilmek için içinde bulunduğumuz zamanı sabırla yoğurmalıyız. Mutlu olmayı istiyorsak o mutluluk için şu an ne yaptığımıza iyi bakmalıyız. Başarı, huzur, mutluluk bizden çok uzaklarda bir yerlerde bizi bekliyor veya bunları belli bir dönem yaşadık bir daha yaşayamayacakmışız gibi görmemek lazım. Sabrımızı doğru zamanda kullanmasını bilirsek bunlar hep bizimle olacaktır.

           Değerli ve güzel şeylere sabrın yardımıyla sahip olabiliyoruz. Sevgimize bir karşılık bulmak mı istiyoruz? Sabredeceğiz. Başarılı biri mi olmak istiyoruz? Sabredeceğiz. Sağlıklı, huzurlu bir ömür mü diliyoruz? Sabredeceğiz. Sabrı bir anahtar gibi düşünün, açamadığınız kapıları onunla açabileceğinize inanın.

           Kaderlerimiz farklı olsa da hepimiz aynı canlıyız ve hayat bize hep seçenekler sunar. Tercihlerimizi yaparken sabrımızı yanımızda taşıyabilmeliyiz. Onu ne geçmişe hapsedelim ne de geleceğe erteleyelim. Bırakalım hayatımızı başkalarının hayatıyla kıyaslamayı.  O nasıl olur da bunlara sahipken ben bunlardan mahrumum, demeye artık bir son vermeliyiz. Her insanın hayat mücadelesi birbirinden farklıdır. Verdiğimiz emek, çektiğimiz sıkıntılar bambaşkayken aynı sonuçlara varmayı beklemeyelim. Ortak noktamız, yaşayabilmek için hepimize fırsatlarla birlikte sabır da veriliyor. Sabreder ve fırsatları akıllıca değerlendirirsek hepimiz mücadelemizde zafer elde edebiliriz.

          Farkında olmasak bile duygularımız ve düşüncelerimiz, bir samimiyet testinden geçer. Hislerimizde, inancımızda ne kadar samimi olursak bu testi geçmemiz o kadar kolay olacaktır. Ciddi anlamda istediğimiz ve mücadelesini verdiğimiz birçok şeye sabrederek ulaşmadık mı? Güzel bir sabır, güzel sonuçları da beraberinde getiriyor.           

 

                                                                                                                         Arzu METLİ

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    GİTMEK Mİ, KALMAK MI?

 

        Gitmek en kolayıdır, çekersin ve gidersin. Öyle uzun uzun açıklama yapmak zorunda da değilsin üstelik. İki satır karalamak bile gereksizdir. Her şey aslında çok anlaşılır olduğu için gidişini kimselere açıklamak zorunluluğu hissetmezsin.

        Giden kişinin sırt çantasında hayalleri, gönlünde umutları vardır. Uzaklaşmak onu üzmez aksine yeni başlangıçlar için sabırsızlanır. Zaten uzun zamandır bu gidişini planlamıyor muydu? Biraz da sinsilik vardır gitmelerde. O hep yanınızda kalacakmış gibi görünse de çoktan karar vermiştir sizden uzaklaşmaya. Sadece uygun anı bekleyip harekete geçmiştir, hepsi bu.

        Sürprizi kalan yaşamıştır. Veda sözcüklerini duymadan bu sona nasıl geldiğini anlamaya çalışır. Mekânı ve zamanı belli olan bir veda yaşansa bile kalan olmak, çok zor ve anlaşılmazdır. Bir anda kendinizi yapayalnız ve çaresiz hissetmeye başlarsınız. O gittikten sonra ne yapacağınıza hemen karar veremezsiniz. Giden, her dakika sizden uzaklaşadursun siz hangi yöne doğru adım atacağınızı bilmeden bir süre olduğunuz yere çakılıp kalırsınız. Yanaklardan süzülmeye başlayan ve bundan sonraki birkaç günde sizi yalnız bırakmayacak sırdaş ve sadık gözyaşlarınız sizinledir.

         Önce hiçbir şey düşünmeden sokaklarda başıboş dolaşmaya başlarsınız. Daha düne kadar beraber gezdiğiniz bu yollar, şimdi sadece sizi derin bir sessizlikle karşılamıştır. Yürüdükçe inceden bir sızı, kalbinizi yoklamaya başlar. Hatıralar, zihninizde hücuma geçmek için birbirleriyle yarışırken siz hiçbir şeye odaklanamaz, birbirinden bağımsız sesler ve görüntüler aklınızdan geçer durur. Sonra yaşadığınız mahalleye gelmiş bulursunuz kendinizi. Her yer onunla ilgiliymiş ve her an bir sokak başında karşılaşacakmışsınız hissine kapılırsınız. Bu telaşla adımlarınızı biraz daha sıklaştırıp kendinizi eve zor atarsınız.

        Asıl işkencenin başlayacağı yere de gelmiş olusunuz böylece. Dışarıdan bakıldığında dört duvardan ibaret olan eviniz, onunla yıllarınızı paylaştığınız size özel bir dünyadır esasında. Daha anahtarı çevirip de içeri girdiğiniz an onun insanı alıp götüren hoş kokusu sizi karşılar. Kulaklarınız, aşina olduğu “hoş geldin” sözcüğünü boşuna bekler çünkü sen kalan tarafsın. Sessizlik, seni tüm ıssızlığıyla karşılar.

        Sanki odanın birinden veya koridorun sonundan çıkıp gelecekmiş gibi hissetseniz de en ufak bir değişiklik olmaz, o sessiz zindanda dolaşmaya başlarsınız. O şen ve huzur dolu yuvanın yerinde yeller esiyordur. Giden kişi, yeni bir şehirde, yeni bir semtte, yeni bir evde yaşamına kaldığı yerden devam edecektir. Eskiyle, yaşanmışlıklarla, hatıralarla baş başa yaşamak zorunda olan kalandır.

         Anlamı hicret olan gitmeler vardır. Hayat felsefenize, duygularına, değerlerinize ters düşen şeyler sizi sarıp sarmalamışsa bu gidiş kaçınılmazdır. Giden haklıdır ve gittiği için yadırganmaz. Oysaki senin yaşadığın bu türden bir şey değil ki olanlara tamam diyebilesin. Gecenin koyu karanlığında kalan olmanın daha zor ve çekilmez olduğunu bir kez daha fark edersin. Ne gece gökyüzünü aydınlatan ay ve yıldızlar ne de her sabah yeryüzünü ışığa boğan güneş yüreğini ısıtabilir. Fakat yaşamak bu kadar güzelken ve süre de kısıtlıyken daha fazla acılarla baş başa kalmayı istemez insan. Belki ilk günlerde bundan sonrası için olumlu bir şeyler düşünemezken artık bir yerlerden yeniden başlamak gerektiğine karar verirsin.

       Yüreği senden uzaklaşmış birinin uzaklara gitmesi, her şeyin sonu değildir. Aşk, tek kişilik ya da zorlamayla yaşanabilecek kadar basit bir duygu değil ki… Gideni unutmak, aşka saygı duyan bir gönülle hayatı paylaşmak, bundan sonrası için yapılacaklar arasında yer almalıdır.

Kalmak, acı olabilir ama bir son ve yıkım asla değildir. Hayat devam ediyorsa sen de yola devam etmelisin.         

 

                                                                                           Arzu METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİLMECE

         Son dönemde yaşadıkları, hayatını tam bir bataklığa çevirmişti. Ondan kurtulmaya çalıştıkça daha da saplanıp kalıyordu. Her çırpınışı, kurtulmasını imkânsız kılan bir eyleme dönüşüyordu. Nasıl ve ne zaman düştüğünü anlayamadığı bu derin çukur, gün geçtikçe onu yutmaya, tüketmeye devam ediyordu.

        Zihni bir an olsun rahat bir nefes alamaz hale gelmişti. Kaçmaya, kurtulmaya çalıştığı düşünceler, tıpkı bala üşüşen sinekler gibi benliğini sarmalamıştı. Onları kovmaya çalışsa da onu terk etmemekte çok kararlı oldukları belliydi. O hiç  susmayan iç sesiyle kanlı bıçaklı olup çıkmıştı. İşin en kötü tarafı ise bu sessiz savaştan kimsenin haberi yoktu.

       Etrafına gülücükler saçıp yerine getirmekle yükümlü olduğu rollerinin hakkını vermek zorundaydı. Dertsiz, tasasız bir görüntünün altında biçare bir gönül yaşıyor fakat bunu kendinden hariç bilen yoktu. Hoş, bilseler ne değişecekti ki… Derdinin dermanı çok uzaklarda veya birilerinde değildi, dert de derman da aynı bünyede saklıydı. Tekrarlamaktan yorulduğu ve onu en çok yıpratan fikir ise “ Ben, bu hâle nasıl geldim?” sorusuydu. Gün içinde bu soru, muhatap olarak onu seçer, cevabın gelmeyeceğini bile bile kalbini, ruhunu esir alırdı.

       O sesi susturmak için her şeyin başladığı o ilk güne dönüp cevaplar bulmaya çalışırdı. Telefonda yapılan kısacık bir konuşmanın yıllar sürecek bir işkenceye dönüşeceğini elbette tahmin edemezdi. Sonra hep şunu düşünürdü: “ Belki o gün, o konuşma yaşanmasa ben de bugün bu durumda olmazdım.” Her şeyin suçlusu olarak yapılan birkaç dakikalık konuşmayı görür, kendini kandırdığını çok geçmeden zaten anlardı. Bazı şeylerin yaşanması kaçınılmazdır. O gün olmasaydı başka bir gün bu tanışıklık yaşanacaktı. Çünkü hayat, insanın sabrını, içtenliğini bir sınava tâbi tutuyor. Bu sınav, onun hayatında da o kişiyle yaşanıyordu. Belirsizlikler içinde yaşanan bir ilişki, nasıl olur da onu bu kadar meşgul edecek bir öneme sahip olmuştu?

        Bu hâlinden kurtulup yeni uğraşlara dalıyor,  ondan uzaklaşabileceğine kendini inandırmaya gayret ediyordu. Bir fincan kahve alıp balkonun bir köşesinde huzur içinde içmeyi dilerken her yudumda o saplantılı hâli, onu bulmakta geç kalmıyordu. Kitabına sığındığında rahatlayacağını düşlerken her satırda kendi belirsizliğini çözmeye çalıştığını fark ediyordu. Gönlü düğüm düğüm , aklı kilitli kapılar ardında kalan bir mahkûm kadar çaresizdi.

         Doldurması gereken bir çile varken ruhundaki mevsim, hazandı. Onun varlığı bir hüzün kaynağı olmuştu. Ondan kaçmaya çalıştıkça yola onunla devam ettiğini anlaması çok uzun sürmüyordu. Onulmaz bir yara, geçmek bilmeyen bir derde dönüşmüştü, adını koyamadığı sevdası. Bir çocuğun gözündeki kırgın bir bakış gibiydi sevgisi. Bir tebessümle dağılıverecekti kederleri, tükenmez bir neşeye dönecekti umutları.

        Bu yolun sonu, nereye çıkar bilmiyordu fakat bu çıkmaz sokakta bir hayli dolaşacağa benziyordu. Olur da bir gün bu labirentten kurtulabilirse , uyandığında ilk olarak onu düşünmüyorsa bitecekti bu ıstırap… Bu hikâyeni sonunda onu değil, kaybettiği kendini bulmak için yaşayacaktı ve her hikâyenin de mutlu bir sonla bitmesi şart değildi. O zafer kazanmış bir kahramandan çok yenilmiş bir karakteri temsil ettiğini biliyordu.    

                                                                                                   Arzu METLİ

MEVSİMLERİN DİLİ

           Sonbaharın son ayındayız. Her mevsimin kendine özgü bir dili olduğunu düşünürüm. İnsana çok şey anlatır mevsimler. Duymasını , görmesini bilen herkese sayısız mesajlar verir.

           Yaz, tüm sıcaklığıyla insanları ısıtırken aslında hepimizin özünde bir güzelliğin, sıcaklığın saklı olduğunu fısıldar. Kış, zor ve çetin günlerini bize yaşatırken hayatın da zorluklarla örülü olduğunu kanıtlar gibidir. Ne kadar soğuk ve amansız bir kış yaşansa da bahar kapıda bekler. Hayat da  böyle değil midir? Çektiğimiz sıkıntılar, yaşadığımız acılar ne kadar çok olursa olsun mutlaka bitecektir. İlkbaharın gülümseyen güneşi, ışıldayıp kışı bize unutturduğu gibi sahip olduğumuz sevgilerin gücü de dertlerimize derman olup yüzümüzü güldürür. İlkbahar ise yeni başlangıçların mevsimidir. Yaşamda da yeniliklerin, değişikliklerin olması gerektiğini bunlar için ise sabırla beklemenin şart olduğunu anlatır.

           Ben en çok sonbaharın anlattıklarıyla ilgilenirim. İsminde bile çok derin anlamlar yüklüdür. Bahar, canlılık ve neşe veren bir yöne sahipken bu, yaşanan “son” bahardır. Her şeyin bir sonu olduğunu, bize duyurmaya çalışır bu mevsim. Yemyeşil ve taze yapraklar nasıl ki sonbahar gelince kupkuru ve sarı gazellere dönüşüyorsa gençlik de bir gün solacak ve kuruyan yaprak misali ömür tükenecek.

          Yaşadığımız her günün bir akşamı olduğu gibi ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım mutlaka bir sona ulaşacağız. Bu görünen, bilinen hayatta hiçbir şey kalıcı değil; bunu, hazan mevsimi tüm netliğiyle gösterir. Belki de bu yönü sebebiyle hüzün zamanı olarak algılanmıştır sonbahar. Her ayrılık, beraberinde gözyaşı, acı getirdiği gibi her sonda da bir hüzün saklıdır. Sınırlı ve geçici bir hayata sahipken bile hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyor olmamız, sizce de bir çelişki değil mi?

         Ömrün sonbaharına vardığımızda elimizde nelerin kalacağı, nasıl yaşadığımızla çok ilgili…Sonbahar, bir hasat mevsimidir; ekilenlerin biçildiği, emeklerin kazanca dönüştüğü bir mevsimdir. Bizler de verilen ömrü, gerektiği gibi yaşarsak hasat mevsimimizde zararda değil kârda olduğumuzu görür, umutsuzluğa kapılmayız. Yanaklarımızı, pişmanlık gözyaşları ıslatmaz. 

         Şu günlerde her yanı kaplayan sarı renk, bir anlamda ölümün rengidir. Canlılığını yitirip toprağa tek tek düşen yapraklar gibi günün birinde bizler de toprakla buluşacağız. Bu gerçek, her gün tekrarlanıyorken ders almayışımız, hırslarımıza yenilişimiz niye var? Her insanın kaderi, birbirinden farklı; ortak yaşantılarımız olsa da hepimiz kendimize biçilen rolleri oynar dururuz. Kiminin ömrü,  kışa benzer, karanlık, zor ve çetrefilli geçerken kimi hep baharı ve yazı yaşar, her günü eğlence ve geçici heveslerle doludur.

         Ömrümüz hangi mevsime benzerse benzesin hepimizi, bir sonbahar bekliyor. Yaşanılması kaçınılmaz bu döneme ulaşmadan nasıl yaşadığımızı, nelerle meşgul olduğumuzu çok iyi değerlendirmeliyiz. Mücadelesini verdiğimiz şeyler, hakikaten bize bir şeyler katıyor mu?  Gölgeleri kovalamaktansa asıl olanı tanımaya çalışıyor muyuz? Sevdiğimizi iddia ettiğimiz kişilere gerçekten zaman ayırıp onlarla hayatı paylaşıyor muyuz? Bu sorulara yenilerini eklemek, elbette mümkün yalnız fark etmemiz gereken, hazan mevsiminde hüzün yaşamamak için yaratılış gayemize uygun yaşayıp yaşamadığımız… Yoksa her mevsimin kendine göre bir tadı, güzelliği olduğu gibi her yaşadığımızın da bir anlamı, sebebi var. Esas olan, bence sebeplere takılmadan sebeplerin arka plânını görmeyi başarabilmek…                                                                                Arzu METLİ

 

                                                           HİKÂYELERİMİZ

          Yaşadıklarımız, biraz bayatlamaya başlayınca anılarımıza dönüşürler. Onların içinden unutamadıklarımız ve hâlâ tazeliğini koruyanlar ise hayat hikâyemizin önemli parçalarını oluştururlar. Her insanın dinlemesini bilen için paylaşacağı birçok hikâyesi vardır. İşin özü, doğru yerde ve zamanda sizi anlayan birine bunları anlatmanızdır.

     Gönlümüzde biriktirip atmaya kıyamadığımız hikâyelerimiz vardır. Bizde bıraktığı izlerin anlamını yine en iyi biz biliriz. Sahip oldukları temalar gereği, her hikâyenin ayrı bir değeri ve yeri olduğunu düşünürüm.  Kimsenin hikâyesi sıradan ve kıymetsiz değildir. Hayatımız bir roman olmasa da hepimizin bir hikâyesi olduğu kesindir. Aslında birbirimizden çok farklı yaşantıları olan kişiler değiliz. Aşağı yukarı hayat maceramız, birçok yönüyle birbirine benzer. Acılarımız, sevinçlerimiz, beklentilerimiz, yalnızlıklarımız, o kadar aynıdır ki bazen başkasının hikâyesini dinlediğimizi düşünürken esasında kendi hayat hikâyemizin özetini buluruz.

         Karakterleri farklı olsa da her hikâyenin yaşattığı duygular ve bıraktığı izler, birbirinin kopyasıdır. Sıfatı ne olursa olsun, kan bağı bulunsun, bulunmasın çok sevdiğimiz bir insanın ölümü, hepimizi aynı şekilde etkilemez mi? Ölüm, zaten hikâyelerimizin ana konularından biridir. Her şey normal seyrinde akıp giderken çok değer verdiğimiz bir insan, ölümle olan randevusuna çok sadık kalmış ve bu âlemden göçüp gitmiştir. Boğazımızdaki düğümlerin çözülmesi, yanaklarımızın kuruması, biraz zaman alır fakat her şey kaldığı yerden devam etmelidir. Üstelik bu hayatın anlamlı olması için ölümün de varlığı şarttır. Bunu belki bir hikâyemizde anlamakta güçlük çeksek de bir sonrakinde daha olgun ve anlayışla karşılarız kayıplarımızı. Hem de bunlar bir kayıp değil, ne kazandığımızın hesabı için geçilmesi gereken bir eşiktir.

          Hiçbirimizin hoşuna gitmese de pişmanlık, çok önemli ve gerekli bir duygudur bence. Hikâyesinde pişmanlığı tatmamış olanımız var mı? Pişmanlık, aynı yanlışları, hataları yapmamıza engeldir aslında. Bu duyguyu hissetmeye devam ettiğimiz sürece bizi kahreden hatalarımız, bir daha karşımıza çıkmaz. Yeter ki son pişmanlığımız olmasın çünkü bunun fayda vermediği hepimizin tecrübeleriyle sabittir.

      Aşksız, kalp çarpıntısız bir hikâye düşünmek mümkün mü? Gönlümüzü hak etsin, etmesin birilerine açmadık mı? Sevdanın gül kokulu yollarında yürürken batan dikenlerinin acısını, yüreğimizin en derin yerinde hissetmedik mi? Aşk, zorlu bir yolculuk gibidir, ona çıkmadan önce tüm hazırlığınızı yapmış olsanız bile bu yolculukta hiç beklemediğiniz engellerle karşılaşabilirsiniz. Hatta bazen bu yolculuğa hazırlıksız yakalanırsanız işiniz daha da güçtür. Beklemediğiniz bir zamanda kapınızı çalma zahmetine bile katlanmamış bir aşkı, hanginiz kapı dışarı edebilir ki? Nasıl yaşanırsa yaşansın her sevda hikâyesi özeldir. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim, aşkın hikâyesini yaşamak kadar onu dinlemek de zordur. Dinlediğiniz bu hikâye, sizinkiyle çok örtüşüyorsa unutmaya çalıştıklarınız yeniden hayat bulabilir.

       Hikâyelerimiz bir kitap olarak basılmış değil ancak onun sayfaları kalbimizde yer alır. Bu sayfalardan kapatmak isteyip de kapatamadıklarımız ise acılarımızın temelini inşa eder. Yeni bir sayfa açmak, hedeflerimiz arasında yer alabilir fakat her şeye yeniden başlamak düşünüldüğü kadar kolay değildir. Adını anmak istemediğiniz kişi, hikâyenizin başkahramanı ise onun sayfasını yok saymak, güneşe gözlerinizi yummak gibidir sadece kendinize karanlığı yaşatırsınız.  Unutmak istediklerimiz, bazen en çok hatırlamak zorunda kaldıklarımız olabilir.

         Hüzün, hayal kırıklığı, umut, mutluluk konulu her hikâyemiz, bizim bir parçamızdır. Biri diğerinden daha az değerli değildir. Yaşanması gerektikleri için onlar bizimledir. Filmin beğenilmeyen sahnesi gibi olmadı yeniden çekelim, diyebileceğimiz bir yapıya sahip değildir hayat hikâyeleri. İçimizde şu ana kadar biriktirdiklerimize, uyandığımız her yeni günden birkaç hikâye daha eklemeye devam edeceğiz. Bazısı huzurumuzu kaçıracak, bazısı da huzur kaynağımız olacak. Önemli olan, bu kıssalardan ne kadar hissedar olabildiğimizdir.

                                                                                          Arzu METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNS ve HİS

         Her şeyi, ne kadar da hızlı harcayıp tüketiyoruz. Maddî  tüketimlerden dertli değilim ben. Bu türden olanları, zaten kaçınılmaz bir hâlde. Duyguların hesapsızca ve aceleyle tüketilmesinden şikayetçiyim. Nasıl mı? Anlattığımda bana hak vereceğinize inanıyorum.

        Birilerine güvenmek veya güvenilen biri olmak konusunda çok dikkatli olduğumuzu söyleyemem. Duygularımız, o kadar sıradan ve anlamsız kalıyor ki yaşadıklarımızın yanında… Uzun süredir dost olduğumuz birine, gözü kapalı güvenmeyi hangimiz istemez? Hani, bazen içimizden geçenleri anlatma, paylaşma isteği duyarız. Anlatmasak bir türlü rahat etmeyiz. Böyle anlarda dostlarımız, imdadımıza koşarlar, ona güvenebileceğimizi düşündüğümüz için hiç çekinmeden ne varsa döküveririz hesapsızca. Ancak bu hayatta beklenenle gerçek çoğu zaman örtüşmez. Güvendiğimiz dağlara kar yağar ve dostluğumuz çığ altında kalır. Dosta güven, bir kere yara aldı mı onu iyileştirmesi çok zordur. Samimiyetle paylaştığınız her neyse onun, öğrenmesini hiç istemediğiniz kişilerce dillendirilmesi, sizi insanlara güvenmez hâle getirir.

         Ya vefanın bizden çektiklerine ne demeli? Belki de cefayla tanışmadan büyüdüğümüzden, her şeye çok kolay ulaştığımızdan hiçbir şeyin kıymeti de yok gözümüzde. Birilerinin derdini, dert edinip onunla aynı kaygıyı yaşamak için gereken inceliği gösterebiliyor muyuz? Sıkıntılarını, bizim yardımımız çözebilecekken unutuveriyoruz o kişiyi. Hatırlayıp ne hâlde olduğunu sormak, nedense aklımıza gelmiyor ya da işimize gelmiyor. İnsan sıfatını kazanmak emek ister. Vefası olmayan birine insan demek, ne kadar uygun ki… Hatır bilmek, hâlden anlamak, herkesin harcı değil.

         Sevgiyi de hiç acımadan tüketiyoruz. Neyi, kimi, ne kadar seveceğimiz konusunda çok da isabetli davranmıyoruz. Aşırı sevdiğimiz birinden gün geliyor nefret edebiliyoruz ya da tam tersi hiç hoşlanmadığımız birine muhtaç oluyoruz. Bizi ruhen yüceltecek sevgilere öncelik vermediğimiz için sevdiğimiz şeyler, zamanla koca bir yalana veya hayal kırıklığına dönüşebiliyor. Kin, hırs, haset yüzünden gönülde sevgiye yer kalmıyor. Sevebilmek ve sevgide devamlılık için içten olmamız yeter. Çıkarsız bir sevgi, birçok sorunu da ortadan kaldırır. 

       İnsanlara anlayışla yaklaşmak,herkesi olduğu gibi kabul etmek, birçoğumuzun başaramadığı davranışlardan. Farklılıkların olabileceğini kabul etmiyoruz. Kendimizin belirlediği kurallara uymayanları, çok rahat bir şekilde gözden çıkarabiliyoruz. Hoşgörü, bizden o kadar uzak ki birilerine, bir şeylere tahammül etmek ağır geliyor. Bizim gibiyse sorun yok fakat kendi gerçekliğiyle yaşamak istiyorsa hemen düşman kesiliyoruz. Anlayıp ortak noktaları yakalamak yerine noktayı koyup her şeyi bitiriyoruz.

        Düşünebilen bir canlı oluşumuzla övünürüz. Akıldan, düşünceden önce, hisleri olan bir canlı olduğumuzu önemsersek yaşam daha anlamlı ve güzel olacaktır. Düşünceleri de şekillendiren duygulardır. Bir kere verilen yaşama hakkını iyi kullanmak için duygularımızı iyi tanımalıyız. Özümüzde olan ve insana yakışan yönlerimizi keşfetmemiz gerekiyor. Hâlis duyguların, habîs niyetlerce tüketilmesine izin vermeyelim.

 

                                                                                                       Arzu METLİ

        İÇİMİZDEKİ SES

        Günlük hayatımızda istesek de istemesek de birçok şeyi, birçok kişiyi dinliyoruz. Bazen sevdiğimiz bir müzik parçasını, bazen baharın gelişini müjdeleyen bir kuş sesini ve en çok da çevremizdeki insanları dinlediğimiz oluyor. Bu yoğunluk ve karmaşanın içinde iç sesimize ne kadar kulak veriyoruz?

       Hani hiç susmayan, her an bizimle konuşmaya hevesli bir yanımız vardır ya işte, ondan bahsediyorum. Daha en başından belirtmek istiyorum, anlatacağım bu ses “nefis “ diye tanımlanan parçamız değil; doğruyu bulma, güzeli tanıma potansiyelimizdir. Bizi eleştiren, heyecanlandıran, destekleyen bazen de mutluluklara boğan bu sesi, gerektiği gibi dinlemediğimize inanıyorum.

      Her insanın karakterine göre şekillenen, duymadığımız ancak hepimizin varlığından haberdar olduğu bu yönümüzü gerçekten tanıyabiliyor muyuz?  Hiçbirimizin yalnız olmadığının en büyük kanıtıdır iç sesimiz. Onunla iletişim kurmamız gerektiğinin çoğu zaman farkında bile olamıyoruz. Onunla kanlı bıçaklı olduğumuz dönemler vardır. Onu dinlememek için çok farklı işlerle meşgul olur, bir an susması için uğraşırız. Kendimizi oyalamaya çalışsak da onu susturmayı başaramayız. Yanlışta olduğumuzu bize duyurmak gibi temiz bir niyeti olsa da onu dinlemek pek işimize gelmez. Pişmanlığın kollarında ağlayıp sızlamamızı istemediğinden bizi durdurmaya çalışır fakat gereken ciddiyeti nedense ona göstermeyiz.

       Kendini çok iyi tanıyan kişiler, iç sesleriyle de barışık yaşarlar. Nerede, nasıl davranılması gerektiği konusunda onun rehberliğinden asla vazgeçmeyenler, daha huzurlu ve sakin bir hayatı onunla paylaşırlar. Olayları doğru değerlendiren, yaşadıklarından ders çıkarıp yoluna devam edenler, iç sesleriyle çok uyumludurlar aynı zamanda. Ona güvenip harekete geçtiğimiz mutlaka olmuştur. Aşkı tatmadan önce iç sesinizle oturup bir konuşursunuz. Sevda yolculuğuna çıkmadan bu yolun sonu nereye varacak diye ondan akıl alırsınız. Korkularınızı, endişelerinizi en iyi o anlar. Böylece attığınız adımlar, sizi mutluluğu da götürür.

       Ona güvenmekle hata ettiğinizi düşündüğünüz de olmuştur. Onun yanılmayacağına inanıp etraflıca değerlendirmeden bir şeyler yaptıysanız sizi ilk eleştiren yine o olacaktır. Olmayacağını, imkânsızlığını size duyurmaya çalışmak yerine; pembe hayaller kurmanıza yardımcı olan o değilmiş gibi bütün suçu sizde görmeye başlar.  Arkadaş çevreniz hakkında sürekli yorumlar yapar. Kimini çok severken kiminden de pek haz etmez. Sağlam bir dostluk için önce iç sesinizle anlaşıyor olmanız gerekir. Onun kabulünü alamamış kişiler, dostunuz da olamazlar. Sevginizi hak eden kişilere bir itirazı olmaz.  Sizi üzecek, yıpratacak kişileri fark etmeniz için sürekli mesajlar yollar. Eğer bu mesajlara kıymet vermezseniz, üzülen yine siz olursunuz. İnsanları tanımak kolay bir iş değil ancak iç sesimizi tanımaya daha fazla zaman ayırırsak sevgimizi kimlerin hak ettiğine daha isabetli karar verebiliriz.

       Çocuksu bir yönü de vardır iç sesimizin. Bazen bize küser, işte o dakikalarda pek tadımız, tuzumuz olmaz. Bizi asla yalnız bırakmayacağını bildiğimiz halde ona ulaşamadığımız olur. Kendimize yakışmayacak bir şeyler yapmışsak en büyük tepkiyi o verir. Kişiliğinizle davranışınız çelişiyorsa size cephe alır ve hatanızı kabul etmediğiniz sürece size huzur vermez.

      Yaratılışımıza uygun bir ömür sürmek için onun varlığı şarttır. İyinin, doğrunun, faydalı olanın ne olduğunu bize en iyi o fark ettirir. Yardıma muhtaç birini görmezden gelirseniz o sizi rahat bırakmaz. Yalan söylediyseniz veya yapmacık davrandıysanız bir süre sonra sizi yargılamaya başlar. Yaptığınızın yanlış olduğunu, ne yapar eder size kanıtlar. Üste çıkmak için sebepler öne sürseniz de bunların birer bahane olduğunu hemen hissettirir. Onun karşı çıktığı şeyleri, aradan çok uzun zaman geçse de ona kabul ettiremezsiniz. Zaten güzel, doğru bir şey yapıyorsanız onunla hiç çatışmadan hayatınıza devam edersiniz.

       Bilinç, vicdan, iç ses-adına ne derseniz deyin- insan olmanın doğal bir sonucu olan böyle bir yöne sahibiz. Onu tanımak, geliştirmek bizim görevimiz. Huzurlu bir yaşam için onun rehberliğini kabul etmeliyiz. Onu kandırmak veya ikna etmeye çalışmak yerine onunla uyumlu olmaya çalışmalıyız. Kendimizle barışık olduktan sonra çözümsüz zannettiğimiz birçok sorun kendiliğinden çözülecektir. Dışımızdaki seslere odaklanmaktansa iç sesimizi dinlemeliyiz. Yüreğimizdeki fırtınalar dinecek, ruhumuzda ılık bir iklim hüküm sürecektir.

                                                                                       

                                                                                                Arzu METLİ

              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     VAZGEÇMEK

 

      Yaşamak için harekete geçmemiz, bazı eylemleri yapmamız gerekir. Sabitlenmiş, durağan bir hayat,

kimseye güzel duygular hissettirmez. Eylemlerimiz ömrümüzün şekillenmesinde, anlam kazanmasında

önemli bir yer tutar. Birçok şeyi düşünmek kolaydır ancak uygulamak, davranışa dönüştürmek,

o kadar kolay olmuyor. Bunlardan biri de vazgeçmektir.

 

      Bu eylemi, olumlu ya da olumsuz anlamlarıyla hepimiz defalarca yaparız. Neyden, niçin vazgeçtiğimiz

veya vazgeçemediğimiz aslında hayatımızın özetini sunar bize. Doğru zamanda ve yerde vazgeçmek,

ideal olanıymış gibi gelse de bunu başarmak her defasında mümkün olmuyor. Asıl vazgeçmemiz

gerekenler konusunda isabetli tercihler yapabilmek, tecrübelerle, zamanla kazanılan bir davranış.

Vazgeçmenin bizi daha özgür kılacağını düşünsek de vazgeçtiğimiz şeyleri, gerçekten terk edip

etmemek arasında kalıp bocaladığımız bir gerçek.

 

      Hepimizde olan ve bizi yalnız bırakmayacak çocuksu yönümüzden vazgeçmek doğru mu?

Olgunlaşmak elbette gerekli ancak büyürken, yılları geride bırakırken bir parçamız da o çocukluk

dönemimizde olduğu gibi bizimle kalmaya devam etse fena mı olur? Tıpkı o günlerdeki gibi küçük

şeylerle mutlu olmayı sürdürsek, dargınlıklarımız kısa süreli olsa hemen barışmayı düşünüp çocuk

heyecanıyla yaşamaya devam etsek yanlış mı yapmış oluruz?

 

      Kinden, öfkeden vazgeçmeyi istemiyoruz. Birileri bir hata yaptıysa veya bizi üzdüyse o dakikalardan uzaklaşmak, vazgeçmek yerine o davranışlara takılıp kalıyoruz. Bir şeyleri unutup bizi rahatsız eden

durumlardan vazgeçip yaşasak huzuru bulacağız fakat öfkemizden, nefretimizden vazgeçmiyoruz.

Sürekli güncelliğini koruyan, bizi yoran böylesi duygulardan vazgeçtiğimiz an aslında kendimize çok

büyük bir iyilik yapmış olacağız. Bırakalım yaşananları bir tarafa, sahipleneceksek bizi mutlu eden,

bize yaşama heyecanı veren hatıralarımıza sarılalım. Yıpratan, ağlatan, kindar bir kalbe yönelten

duygulardan kendimizi bağımsız kıldığımız gün gerçekten özgür olacağız.

 

     Sevmekten de kolay vazgeçiyoruz. Kolay vazgeçişler, kapanması güç yaralar açıyor yüreğimizde.

Sabırlı olup mücadele etmek yerine bırakıp gitmeyi, uzaklara kaçmayı tercih ediyoruz. Bazı şeyler

yaşadığımız dönem için imkânsız diye tanımlanabilir ancak vazgeçmezsek bu tanımı yeniden yapabilir,

mümkün olmayan şeyler, imkân dâhilinde yeniden anlam kazanabilir. Vazgeçmek işin kolay tarafı gibi

gözükünce hemen buna aldanıp harekete geçersek sonradan niye vazgeçtim diye hiç bitmeyen bir

pişmanlığı yaşarken şikâyet etmeye de hakkımız olmayacaktır.

 

     İnsanlığımızdan, bizi değerli kılan yönlerimizden vazgeçiyoruz. Bir arada yaşamayı daha kolay hâle

getirecek hoşgörüden gözü kapalı vazgeçmek, çoğumuzun tercihi değil mi? Herkes aynı olacak diye

gerçek dışı bir düşünceye saplanıp farklılıkları keşfetmek yerine yok saymak bize kaybettiriyor. İnsanca

yaşamak için gerekli olan becerilerimizden niye vazgeçiyoruz? Gönül gözlerimiz gerçekten bir açsak başta kendimiz olmak üzere kimsenin kusursuz olamayacağını bir görsek her şey daha güzel olacaktır.

Vazgeçeceksek kibirden, hırstan, kavgadan bize zarar veren duygu ve düşüncelerden vazgeçelim.

Başkalarına tepeden bakmaktan, gösterişten, yalandan, riyadan vazgeçelim. Başkalarına yakın olmak,

şirin görünmek kaygımızdan vazgeçelim. El etek öpmekten, ezilip bükülmekten kendimizi soyutlayıp

bunlardan uzak durmak için hassas davranalım, böylesi zehirli davranışlardan vazgeçelim.

 

      Vazgeçilmezlerimiz arasında neler olmalı? Bunların tespitini doğru yapmak gerekiyor. Adaletten vazgeçmeyelim, kimsenin hakkını çiğnemeden, başkalarına haksızlık yapmadan yaşamalıyız. Günlük

telaşların uzak düşürdüğü dostlarımızdan vazgeçmeyelim. Onların sohbetinden, varlıklarından kendimizi uzaklaştırmayalım. Kendimizle ve çevremizle ilgili sorumluluklarımızdan vazgeçmeyelim. İlkelerimizden, şahsiyetimizden vazgeçmeyelim.

 

     Ruhumuza yük olan, gönlümüze sızı veren tüm duygu ve düşüncelerden hemen vazgeçmek, kolay olmayacaktır fakat çabalamakta, denemekte fayda var. Bugün olmazsa yarın bu tür olumsuzluklardan

kendimizi kurtarabiliriz. Bizi daha güzel yarınlara taşıyacak inançlarımızdan, hayallerimizden, umutlarımızdan

asla vazgeçmeyelim. Vazgeçtiklerimiz, sonradan kazanmaya çalışacağımız hedeflere dönüşmemeli.

Kolay vazgeçmek, telafisi zor sonuçları yaşatacaksa vazgeçmeden önce bir kere daha düşünelim.

  

                                                                                                                       Arzu METLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN ÇEKER

     İnsan, bu hayatta neler çekmiyor ki: Hayırlı bir işe başlarken besmele çeker, Rahman’ın rızasını kazanmak için niyetlenip açlık ve susuzluk çeker, sofraya oturduğunda biraz fazla kaçırsın sonrasında hazımsızlık çeker. Erkekse peygamber ocağında komutanına tekmil çeker, kadınsa bu dünyadaki kutsal vazifelerden biri olan annelik için saatlerce sancı çeker, cesareti yoksa sezaryene girer, sonraki  birkaç  günde ağrı çeker, çocuk sevgisi gibi eşsiz bir duygu için ilk iki yıl uykusuzluk çeker.

    Bazen ruhu sıkılır, bitmeyeceğini düşündüğü dertler çeker, herkesten gizli bir sevda çeker, vuslatın imkânsız olduğunu anlayınca aşk acısı çeker. Akşam oldu mu o hüzne eşlik etmek için evin perdelerini çeker, çakır keyif olmak için bazen şeytana uyup bir meyhanede kafayı çeker, ele verir telkini; kendi yutar salkımı kabîlinden sık sık nutuk çeker, birilerine şirin görünmek, işini yaptırmak için yalakalıkta uzmanlaşır, yağ çeker.

     Kendisi için süslendiğini iddia eder fakat ne tesadüfse başkalarıyla görüşeceği zaman güzel olayım diye fön çeker, farklı sebeplerden yollara düşer, gurbeti kendine mesken tutunca sılanın hasretini çeker, sevdikleri gönlüne düşünce, annesinin yemekleri burnunda tütünce dayanamaz bir ahh çeker,günlük telaşlar onu o kadar yorar ve her şey üst üste gelmişse bir off çeker,soğuk ve yalnız gecelerde ayaklarını uzatıp üstüne kocaman bir yorgan çeker.

     Yaşadıkları, biriktirdiği anılar onu rahatsız etmeye başlamışsa bazı şeyleri yaşanmamış farz edip geçmişe bir sünger çeker. Eline tespihi alıp ya sabır çeker, peygambere salâvatı yanlış anlayıp belli bir cümleyi tekrar ederek- hatta bir süre sonra hiçbir şey hissetmeden- salâvat çeker, yanlış inanışları, hurafeleri, din tüccarlığını fark ettiği için muhalefet olur; batıla karşı hakkı söyleyince şimşekleri üstüne çeker, haddini bilmeyenlere ayar çeker. 

     Ses yok fakat fizik güzelse birden şarkıcı olur ve klip çeker, şansı dönmüşse usta bir oyuncu olduğuna kendini de inandırıp bir film, olmadı bir dizi çeker. Eğitimli bir yönetmense insanların sahte dünyasıyla uğraşmaktan bıkıp hayvanlar âlemine dalar belgesel çeker, ânı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çeker, öğrenciliğinde bir kere de olsa kopya çeker. Neşeli olunca keyfi tavan yapmışsa önce zılgıt sonra halay çeker, mektup yazmaya üşendiği için önemli günleri fırsat bilir ve yakınlarına kısa mesaj çeker, okumayı sevmeyince yün kazağın yıkama talimatını es geçer, kazağı yüksek ısıda yıkatınca kazak çeker.

    Nasıl olsa herkes aynısını yapıyor, benim neyim eksik deyip ev kredisi çeker, cüzdanında paradan çok kredi kartı taşımaya başlayıp bir de borçlarını ödeyemez duruma düşünce bir vahh çeker, imtihan gereği sağlığı bozulduğunda bir dönem hastalık çeker, umudunu yitirmeden sağlıklı, güzel güzleri iple çeker. Kız ise halaya, oğlan ise dayıya çekeceğine kesin gözüyle bakılan çocuk ergenlikte ailesiyle çatıştıkça kime çekti bu çocuk, diye yakınan büyüklerinin kahrını çeker.

      Parayı buldu mu hemen altına son model bir araba çeker, paylaşmayı sevdiği için çevresindeki fakir, fukaranın mutfak masrafını çeker, cep dolu, gönül de zengin olunca dostlarına her fırsatta ziyafet çeker, şık görünmek için üstüne jilet gibi bir takım çeker, kem gözlere denk gelirse nazar çeker. Zâlimin karşısına dikilince dikkat çeker.   

    Acısıyla, tatlısıyla birçok şey yaşar ve her canlı gibi vadesi dolunca gerçek hayatı için sonsuz yolculuğa çıkar, bu yalan dünyadan çeker, gider. Birçok şeyi çeken insan, nedense bir başkasını çekemez…                                                                         Arzu METLİ                                                                            

KIRIK KALP

 

      Taşındığı bu yeni şehirde yeni umutların da yeni başlangıçların da olacağını düşündükçe heyecanlanıyordu. Son birkaç yılını geçirdiği şimdi de geride bırakarak uzaklaştığı şehirde çok güzel anılar biriktirememişti. Eskimeyecek dostluklar edinmişti ancak hayatın yüklediği sorumluluklar onu fazlasıyla yıpratmıştı.

      Tebdil­-i mekânda ferahlık vardır diye başka bir şehre yerleşmeye karar vermişlerdi. Bu yeni şehir imkânları ve yaşam tarzı olarak birçok beklentiye cevap verebilecek bir yerdi. Hoş, onun da hayattan çok yüksek beklentileri yoktu, gerçekçi bir insan olduğu için hayallerinin hemen hemen hepsi ayakları yere basan türdendi.

       Evlerinin olduğu cadde, şehrin en işlek caddesiydi. Son yıllarını mahrumiyetin kol gezdiği bir yerde geçirince burası, ona çok hareketli ve modern gelmişti. Eski eşyalardan geriye çok bir şey kalmamıştı. İhtiyaç duydukları eşyaları temin ettikten sonra taşınmanın telaşını yaşadıkları birkaç günün sonunda nihayet her şey düzene girmiş, hayat kaldığı yerden akmaya başlamıştı.

     Burada da değişmeyen tek şey, zamanın acımasızca deli gibi akıp geçmesiydi. Koca bir yıl geride kalmıştı bile artık yeni diyemeyeceği bu şehirde. Uzun zamandır yaşadığı sıkıntılardan o kadar bunalmıştı ki şu son bir yılın nasıl tükendiğini anlayamamıştı. Yeni bir çevre, çalışma ortamı, arkadaşlar derken burada da artık tanıdıkları olmaya başlamıştı. Bir daha zorluk çekmeyeceğini, onu yoran konuların geride kaldığını düşünerek- aslında kendini kandırarak- geçirmişti son bir yılını. Bunun bir kandırmaca olduğunu anlaması çok uzun sürmemişti. Daldığı rüyadan uyanma vakti gelmiş, mekân değiştirmesi, imtihan dünyasında olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

     Birkaç zamandır ufak tefek sağlık sorunları vardı ama o bunları görmezden gelerek yaşamaya çalışıyordu. Ne var ki son haftalarda şikâyetleri daha sık kendini göstermeye başlamıştı. Hastaneye gitmesi kaçınılmazdı artık. Bundan önce de hastaneye gitmişti elbette fakat onlar soğuk algınlığı gibi basit şeylerdi, bir de dünya meyvesi olan çocuğunun doğumu için gitmişti oraya. İçinden bir ses, bu seferki sebebin daha farklı olacağını tekrarlayıp duruyordu. İç sesine pek güvenmezdi zaten çoğu zaman onunla kanlı bıçaklıydı. Onun haksız çıkacağını, rutin bir sağlık taramasından başka bir şey için burada olmadığını kendisine hatırlatıyordu. Ne yazık ki iç sesi haklı çıkmıştı, ciddi bir sağlık sorunu yaşadığını söylemişti doktor incelemelerin sonunda.

     Verdiği ilk tepki şaşkınlık olmuştu. Son bir yılı çok güzel geçirmişti, yakın zamanı saymazsak dünyadaki cennetini yaşıyor gibiydi. Dertsiz, tasasız, koşturmadan uzak, dingin, çok mesut günlerin sonuna gelmişti ve şimdi sabırla karşılaması gereken bir durumla karşı karşıyaydı. Hastalığının detaylarını ve sonraki süreçte yaşanacakları doktordan dinledikçe gözyaşları sessiz ve yavaş yavaş yanaklarından süzülüyordu. Ağlamak onun olaylar karşısında verdiği ilk tepkiydi çoğunlukla bu sefer de kural bozulmamış, bu haberi de gözyaşlarıyla karşılamıştı.

     Hastaneden çıkıp eve gelince biraz daha sakinleşmiş, hastalık hakkında bilgi edinmek için zaman harcamaya başlamıştı. Hasta psikolojisi, hastalığı önce reddedip sonra kabullenmeyi gerektiriyordu. Onun için de değişen bir şey olmamıştı, kabullenmek biraz zaman alsa da artık bu hastalıkla yaşaması gerektiğinin farkındaydı. O günlerde en büyük destek hayat arkadaşından gelmişti. Eşi, ona sakin olmasını, her şeyin bir çaresi olduğunu söyleyip duruyordu. Birlikte bir yola çıktıklarını ve onu çok sevdiğini hatırlattıkça bu durumu kabullenmesi daha kolay olmuştu. Doktor kontrolleri ve ilaç tedavisiyle devam edip hastalığıyla barışık yaşamayı başarmıştı.

     Tam da her şey yolunda gidiyor derken eşiyle arasında bir soğukluk peyda olmuştu. Bir ömür boyu birlikte olacaklarına söz verip yaşarken bu hastalık bir süre sonra sorun olmaya başlamıştı. Zor zamanlarda insanların gerçek kişiliği ortaya çıkıyordu eşi için de durum aynıydı. Hastalıkta, sağlıkta; iyi günde, kötü günde bir arada olabilmekti evlilik oysa. Ne yazık ki zorlamayla devam eder hâle gelen bu birliktelik çatırdamaya başlamıştı. Sabredebilmek, her koşulda destek olmak herkesin harcı değildi. Üstelik hastalığın belli bir evresinden sonra işler daha da çıkmaza girmişti çünkü o artık yatağa mahkûm biriydi. Eşinin bunu kabullenmesi imkânsızdı. Ona göre çok gençti ve kalan ömrünü de bir hastaya bakarak geçiremeyecekti. Vefaya, fedakârlığa en çok ihtiyaç duyduğu bu aşamada terk edilmiş, yolları ayrılmıştı.

     Şimdi, bir zamanlar gözlerine bakınca heyecandan duracakmış gibi çarpan kalbi, eşinin bu vefasızlığı yüzünden paramparçaydı. Yarım kalan hayallerine mi arada sırada görmek zorunda kaldığı çocuğuna mı yansaydı, bilemiyordu. Kimsenin hiçbir konuda garantisi yoktu fakat insan çok acımasız olabiliyordu. Artık kendi dünyasında annesinin yardımıyla yaşıyordu. Çocuğuyla bazen görüşüyor, eşiyle karşılaşmak bile istemiyordu. Sahi, gerçekten hasta olan kimdi? Yatağa mahkûm olan kendisi mi yoksa asla kendine bir şey olmayacağını zanneden eşi mi? Ağır hasta olan, onu terk eden eşiydi. Hastalığına tıp çare bulabilir miydi, bilinmez ancak terk eden eşin yakalandığı hastalığı da merak ediyorsunuz değil mi? Sabredemeyen, zor zamanlarda kaçmayı tercih eden eşin hastalığı, merhamet yetersizliğiydi, asıl dermansız dert de böylesiydi.   

                                                                                           

                                                                                            Arzu METLİ

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MİLLİ BİR EĞİTİM İÇİN- ÜMİT SİVRİKAYA

BİR ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KARŞILARKEN

ERHAN EROĞLU YAZILARI (2012-2016)